Bu kitapta beni en çok rahatsız eden şey, günümüzle bu kadar benzer olmasıydı. Genelde üzerinden en az yirmi yıl geçmiş klasik romanları okurum; onların cümlelerinde zamandan bağımsız bir derinlik ve tarafsızlık bulurum. Ancak Sarı Yüz o kadar “bugün” kokuyor ki, bu durum beni yer yer sinirlendirdi. İnsanların sahteliği, iki yüzlülüğü, çıkar ilişkileri sayfaların her yerine bulaşmış durumda.
Beyaz bir kadın olan Juniper’in, Asya kökenli Amerikalı arkadaşı Athena ile kurduğu ilişki romanın merkezinde yer alıyor. Juniper, aslında potansiyeli yüksek ama başkalarının düşüncelerine fazlasıyla önem veren bir kadın. Babasını kaybettikten sonra yazdığı roman ilgi görmüyor; buna karşın, üniversiteden arkadaşı Athena büyük bir başarıya ulaşıyor. Başta Juniper’in yalnızca Athena’yı kıskandığını sanıyoruz ama zamanla bu kıskançlığın hasede dönüştüğünü anlıyoruz. Juniper, Athena’nın başarısının yok olmasını istiyor — belki farkında olmadan, belki de tamamen bilerek.
Romanın güçlü tarafı şu: Juniper kötü biri değil. Ama iyi biri de değil. Sadece “insan.” Athena olmasa belki hiçbir zaman var olamayacak, ama Athena sayesinde “kaliteli yaşamın”, yayın dünyasının ve sahne arkasındaki kirli oyunların farkına varıyor. Athenanın boğulduğu sahnede ise okur olarak bile ne düşüneceğimizi şaşırıyoruz: Juniper gerçekten şoka mı girdi, yoksa yıllardır dilediği şeyin gerçekleştiğini mi izledi?
Yazar, bu sorunun cevabını bize bırakıyor. Çünkü mesele suçlu bulmak değil; mesele insanın kendi içindeki etik sınırla yüzleşmesi. Juniper’in suçluluk duygusu, kitap boyunca kendini cezalandırma arzusuna dönüşüyor. Athena’nın hayatını yaşarken, aslında onun hayaletiyle yaşamaya mahkûm kalıyor.
Roman boyunca iki farklı bakış açısı var ve her ikisine de hak verebiliyorsunuz. Çünkü Athena da masum değil.