İhsan Oktay‘ın yedi kitabından okuduğum yedinci kitap. Nihayet tüm kitaplarını okudum diyebileceğim bir yazar oldu.
Benimki biraz genel bir yorum olacak. İhsan Oktay Anar’ın kitapları kullandığı dil açısından akıcılığı oldukça zayıf. Sözlüksüz okusan anlamıyorsun, sözlükle okusan hikayeden kopuyorsun. Bu durum bir yandan bana çerezlik bir kitap okumadığımı hissettiriyor öte yandan “okuyucu muyuz, kriptolog muyuz!” diye isyan ettiriyor. Bazen de kelime bilgisi yetmiyor, konuyla ilgili sağlam bir genel kültür gerekiyor anlamak için. Sanki yazarken demiş ki, bilenler anlar, cahiller de anlamadan geçsin bana ne. Kitapla ilgili blog yazılarını okuyunca ne kadar çok ince espiri kaçırdığımı görüyorum.
Yanılmıyorsam bütün kitaplarında olaylar zaman ve mekan olarak eski İstanbul’da geçer. Bence yazarı popüler yapan ilk özelliği zaman-mekan betimlemesindeki yeteneği. Betimlemelerindeki temel kuralı, her şeyin ayıbını kusurunu ön plana çıkarmak. Biraz da kendinden katıp abartmak. Yani yazarımız hikayesindeki karakterlerin çok fena dedikodusunu yapıyor. Allah affetsin.
Allah demişken, yazarın yine tüm kitaplarında olan diğer özelliği, dini ögeleri sıkça kullanması. Aslında bu konularda tam da ehli olduğu felsefeyle ilgili maharetini konuşturuyor. Bazen beni rahatsız eden kısımlar da olmuyor değil. Dini mizaha alet etmek gibi değil de hani günümüzde ucuz komedi dizi-filmlerinde olur ya; imam ama herkesin karısına kızına bakar, beş vakit camiye gider ama haram yer, hacıdır ama faiz yer gibi... Bu ucuz mizah sularına giriyormuş gibi hissettiğim yerler oldu.
Yazarın kitabını yeni okuyacaklar için herkes tavsiye vermiş. Ben de çoğu okur gibi Puslu Kıtlalar Atlası’nı başa koyarım. Ama yeni okuyuculara, önce başka bir kitabını okuyup (bana kalırsa Suskunlar’ı) yazarın kafasını