Aziz Petrus bir gün cennetin kapısında üç adam görür: bir Beyaz adam, bir Melez, bir de Zenci. Beyaz adama sorar:
"Dünyada en çok istediğin şey nedir?"
Beyaz adam cevap verir:
"Para."
Sonra Meleze sorar:
"Ya senin?"
"Şöhret," der, o da.
Sonra Zenciye döner; yüzünde geniş bir tebessümle Zenci:
"Efendim, ben sadece bu beylerin çantalarını taşıyorum." diye cevaplar
Hem bilme hem eyleme uğraşlarını içine alan insan dav-ranışının genel bir teorisini inşa etme girişimi kesinlikle değerlidir. Yalnızca Hegel ile pragmacılar böyle bir girişimde bulundu diye, Royce'un yaptığı gibi, Hegel'in bir pragmacı olduğu sonucunu çıkaramayız. Düşünceyle eylemi ilişkilen-dirmenin, ilkini ikinciye indirgemekten başka apaçık yolları vardır: Düşündüğümüz ve bildiğimiz nasıl eyleyeceğimizi etkiler ve biriken eylem deneyimi ne düşündüğümüzü ve bildiğimizi belirlemeye yardım eder. Bu türden ilişkilerin izini sürme hiç de tuhaf ya da itiraz edilebilir değildir ve verimli olabilir. Fakat Hegel, gördüğümüz üzere, bundan fazlasını yapar; bilme ve eylemenin tüm farklı biçimlerini, insan tininin tüm gayretlerini, aynı temel itkinin, otonomi ve kendine-yeterliğe doğru olan itkinin ifadeleri olarak görür. Burada da Fenomenoloji'nin gerçek "indirgemesi" ve kitabın çizgisel gelişiminin kökeni yatar.
Otonomi kavramının nasıl kolayca ve doğallıkla özgürlük kavramına denk düştüğünü ve özgürlüğün, ki genelde pratige ilişkin bir kavramdır, eylemle olan bağlayıcı ilişkilendirme-lerden nasıl serbest kaldığını ve de epistemolojik otono-miyle eşitlendiğini gördük. Özgürlük tinin temel amacının amaçla eşanlamlı hale gelir. Tin, özgürlüğü (genişletilmiş anlamıyla) arar.
Bununla birlikte, tinin çabaları felsefede zirveye çıkar. Felsefenin ve bu nedenle de tinin amacının genel olarak özgürlük değil, hakikat olacağı söylenmiştir. Yine de bu sığ bir örtüşmezliktir. Özgürlük kavramının "epistemolojikleşti-rilerek genişletilmiş olması gibi, hakikat kavramı da "prag-matikleştirilmesi" genişletilir. Daha önce de işaret ettiğim gibi, 2 bu genişletmeler iki ana adımı içerir: (1) Hatanın zıddı şeklindeki olağan kullanımına ek olarak hakikat, bilincin nes-nesinin eşanlamı olarak da
Bir Zenciyle ya da bir Arap'la argo konuşan insan bunda bir kötülük, bir hata görmüyorsa, bu, konuştuğu kimseye karşı zihin-sel bir hazırlığa, tavırlarında da belli bir çekidüzene gerek duyma-dığı içindir. Bazen kendimde de bunun farkına varmışımdır; belli hastalarla konuşurken kendimi tam bir koyverme anında yakala-dığım olmuştur. Bir keresinde yetmiş üç yaşında bir köylü kadını muayene ediyordum. Kadının önceden de pek güçlü olmayan zihnî durumu, artık bunama evresine girmişti. Onu muayene ederken her nasılsa birden aramızda iletişimi sağlayan antenin ta dibinden kopuk olduğunu fark ettim. Çünkü, kadınla konuşurken, farkında olmadan ben de bunama sendromuna uyan sarsak bir jargon tut-turmuştum nedense. Geri zekâlılara özgü bir jargon. Demek ki, yet-miş üç yaşındaki bu zavallı kadını farkında olmadan hor görüyor ve onu muayene ederken onun seviyesine inmek için ayrı bir gay-ret sarf etmeyi gerekli bulacak kadar da kendimi büyük görüyor-dum. İşte buydu başkalarıyla aramdaki iletişim hattını tıkayan arıza.
"Aman ne hassasiyet, ne hassasiyet!" diyecek birçokları. Hiç de öyle değil; bu hassasiyet başkalarını cüruf olarak görmemenin as-gari şartıdır bence. Herkesin bicot* dediği o insanlarla açık, kibar bir Fransızcayla konuşmaya her zaman ayrı bir özen gösterdim ve hep onlar tarafından anlaşıldım. Beni ellerinden geldiğince, güç-leri yettiğince cevapladılar da, ama ben kendimi babacan "anlayışı" olan biri haline sokmayacağım.
"Mer'ba, ahbap. Neren ağrıyo? Hu? Dur bak'im, oğlum, böğ-rün mü ağrıyo? Nee? Kalbin mi?"
Bu küçültücü tarzı halk kliniklerindeki doktorlar çok iyi becerirler.
Hele hastanın da bu tarza uyumlu karşılıklar vermesi onları büs-bütün rahatlatır. "Gördünüz mü? Eğlence olsun diye yapmıyorum bunu. Onların anladığı dil bu."
Oysa bunun tersi olsa, insan
Sayfa 50 - *Fransızların argoda Araplar için kullandığı sözcük. (ç. n.)
Halk sağlığı hizmetlerinde çalışan hekimler şunu çok iyi bilirler: Birbiri ardından on beş yirmi Avrupalı hasta girer içeri ve hepsi de: "Oturun lütfen... Benimle görüşmeyi niçin istediniz? Şikâyetleriniz neler?" türünden ütülü, kolalı sözlerle karşılanırlar. Sonra bir Zenciye ya da Arap'a gelir sıra: "Uzan şuraya ahbap... Söyle bakalım derdin ne? Neren ağrıyor, hıh?"
2. Zenciyle argo konuşmak onu öfkelendirir, çünkü Zencinin kendisi zaten bozuk dille konuşan biridir. Zenciyle böyle konuşurken, kimsenin onu kızdırmak gibi bir niyeti olmadığı söylenecek şimdi. Bunu ben de biliyorum, evet, ama zaten bu niyet ve istek eksikliği, bu ilgi noksanlığı, bu kayıtsızlık değil midir Zenciyi öfkelendiren? Bu sınıf belirleyici, bu soyutlayıcı, bu ilkellik yakıştıran, barbarlık ima eden otomatik tavır değil midir çarpık olan?