1000Kitap Logosu
Boran İncesu
TAKİP ET
Boran İncesu
@Sawer
'Sawêr'
Mêrdîn/Qoser-İzmir
304 okur puanı
02 Nis 2018 tarihinde katıldı.
268
Kitap
21
İnceleme
998
Alıntı
25
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Boran İncesu
bir alıntı ekledi.
Aristoteles'in otoritesinin de katkısıyla Thales'in "felsefenin babası" olduğu düşüncesi yüzyıllar boyunca geçerliliğini yitirmez; ancak XX. yüzyılın ilk yarısında antikçağ konusunda yürütülen antropolojik çalışmalar sonucunda en önemlileri arasında Francis Macdonald Cornford ( 1874-1943) ve Walter Burkert'in (1931-) yer aldığı, Yunan dini ve felsefi düşüncesini inceleyen araştırmacılar mitin düşünce aracı olarak değerini "yeniden keşfedince," İyonyalı doğabilimciler tarafından evren konusunda ortaya atılan görüşlerin Doğu mitolojilerindeki öncülerini araştırmaya başlarlar. Thales'in düşüncelerinin en bariz öncüsü, evrenin ilksel bir su kütlesinden doğduğu görüşüydü; bu görüş, Mezopotamya ve Mısır gibi büyük nehir uygarlıkları tarafından üretilmiş metinlere dayandırıldığı gibi, en eski Yunan şiirlerinde de evreni kuşatan nehir Okeanos tarafından temsil edilir. Ancak Metafizik'in hamiçlerinde sunulmuş olan bir bölümünde, tanrıları ilk olarak konu alan ve Okeanos ile Thetis gibi denizle bağlantılı ilahi figürleri "oluşun kaynakları" olarak konumlandıran veya tanrıların öte dünyanın nehri Styx üzerine yemin ettiklerini öne süren "en eski" şairlere (Homeros ve Hesiodos) katkıda bulunan "bazı" yazarlardan söz ettiği de unutulmamalıdır. Aristoteles'in burada eleştirdiği şey, Sofist Elisli Hippias'ın (MÔ y. 450-?) yaptığı gibi, daha önceki geleneklerde doğa konusunda ifade edilmiş olan görüşleri içeren derlemelerdir. Bu kültürel "homojenleştirme" sürecine karşı çıkan Aristoteles, Thales'in görüşünün doğrudan doğaya odaklanan ilk görüş olduğunu öne sürer: Aristoteles'in niyetine sadık kalarak günümüze uygun şekilde ifade edecek olursak, Thales spesifik bir sorunu ele almış, doğanın kaynağı olarak ilahi bir varlığı değil, su gibi maddi bir unsuru tespit etmiş ve bir çıkarsamadan (nemin yaşamsal olgulardaki rolünün incelenmesi) yararlanmıştır. Günümüzde antikçağ düşüncesi incelenirken görülen genel eğilim doğrultusunda Thales'in düşüncelerine bu özellikleri atfedersek, ona "felsefenin babası" unvanını atfetmeye devam edebiliriz. Zaten birazdan göreceğimiz üzere aynı özellikler Anaksimandros ve Anaksimenes açısından da geçerlidir, dolayısıyla İyonyalıların düşüncelerini daha genel olarak, bilinçli ve eleştirel düşünce faaliyeti anlamında felsefenin kuluçka aşaması olarak görebiliriz.
3
Boran İncesu
bir alıntı ekledi.
Doğa hakkındaki görüşleri (hatta astronomi ve geometri teorilerinden unsurları) günümüze ulaşmış ilk yazar olan Thales, MÖ VII. yüzyılın ikinci yansıyla VI. yüzyılın başları arasında faaliyet göstermiştir. Anaksimandros, Thales'ten kırk yıl kadar sonra, yani MÔ VI. yüzyıl ortalarında, üçüncü Miletoslu olan Anaksimenes ise ondan biraz daha sonra faaliyet gösterir. Hellenistik çağın biyografi geleneğinde üç düşünürün arasında hoca-öğrenci ilişkisi olduğu öne sürülür, ama bu, doğa konusundaki ortak ilgilerinden dolayı sonradan kurgulanmış bir bağlantıdır. Aslında temel ilgi alanlarının bir olması, doğanın kaynağı ve evrenin oluşumu konusunda oldukça farklı görüşler geliştirmelerine engel olmaz; aralarındaki benzerlikler, ortak bir "okul"dan ziya- Miletos de (antikçağın ilk okulu, Platon tarafından MÖ 388-387'de kurulmuş olan Akademeia'dır) hepsinin Miletos'ta doğmuş olmasıyla açıklanacaktır.
5
Boran İncesu
bir alıntı ekledi.
Aslında Atinalılar, Spartalılar üzerindeki zaferlerinin onlara Yunanistan üzerinde hakimiyet kurma hakkı verdiğini ve Meloslulann da rakiplerinin kolonisi olduğunu reddederken tam olarak bunu öne sürmüş olurlar. Sonuçta olağanüstü bir açıksözlülükle -dürüstlükle demek istedim, ama burada söz konusu olan, galiba bu diyaloğu yeniden kurgulayan Thukydides'in dürüstlüğüdür- yapacakları şeyleri, iktidar ancak güç yoluyla meşruiyet kazandığı için yapacaklarını söylerler. Meloslular adalet ilkesine başvuramayacaklarını anlayınca, rakiplerinin mantığını uygulayarak cevap verirler ve fayda ilkesini temel alarak, Spartalılara karşı yürüttüğü savaşta kaybedecek olursa Atina'nın da Melos gibi haksız bir şekilde saldırdığı şehirlerin acı intikamına maruz kalabileceğini öne sürerek işgalcileri ikna etmeye çalışırlar. Atinalılar şöyle cevap verir: "Bu riski bize bırakın; biz size hakimiyet kurmak için burada bulunduğumuzu ve şehrinizin kurtuluşu için önerilerde bulunacağımızı göstereceğiz, çünkü fazla uğraşmadan üzerinizde hakimiyet kurmak istiyoruz ve sağ salim kurtulmanızı istememiz sizin çıkarınızadır." Meloslular şöyle der: "Hakimiyet kurmanız çıkarınıza olsa bile, köle olmamız neden bizim çıkarımıza olsun?" Atinalılar şöyle cevap verir: "Bu savaşın korkunç sonuçlarına katlanmak yerine tebaamız olursunuz, biz de sizi yok etmediğimiz için kazançlı çıkarız." Meloslular şöyle bir soru sorar: "Peki bu işin dışında kalsak, tarafların hiçbiriyle ittifak halinde olmasak?" Atinalılar şöyle cevap verir: "Olmaz, çünkü düşmanlığınız bize dostluğunuz kadar zarar vermez. Dostluğunuz bizim zayıflığımızın bir göstergesi olur, nefretinizse gücümüzün kanıtıdır." Başka bir deyişle: Yaşamanıza izin vermektense size boyun eğdirmek bizim çıkarımıza, çünkü böylece herkes bizden korkacak. Meloslular Atinalıların gücüne karşı koyabileceklerini sanmadıklarını, ama her şeye rağmen yenik düşmeyeceklerine güvenlerinin tam olduğunu söylerler, çünkü tanrılara olan inançlarından dolayı haksızlığın karşısındadırlar. Atinalılar şöyle cevap verir: "Tanrılar mı? Biz de taleplerimizle veya eylemlerimizle insanların tanrılara olan inancına zıt düşecek hiçbir şey yapmıyoruz. İnsanlar da, tanrılar da doğalarının bastırılamaz dürtüsü gereği, güce sahip oldukları takdirde, ondan yararlanırlar. Bu yasayı koyanlar biz değiliz, bu yasayı ilk uygulayanlar da biz değiliz, bizden önce de vardı. Biz onu miras aldık, o da sonsuza kadar var olacak. Bizimle aynı güce sahip olsaydınız, siz de başkaları da aynen bizim gibi davranırdınız." Thukydides'in, adalet ile güç arasındaki ihtilafı bir aydın dürüstlüğüyle yansıtmış olmasına rağmen, gerçekçi siyasetin Atinalılardan yana olduğu sonucuna vardığını düşünmek mantıklı olacaktır. Her halükarda, kendi dışında herhangi bir gerekçeye ihtiyaç duymayan tek hakiki "yetkinin kötüye kullanılması retoriğini" sahnelemiştir ve Tarih, bu modelin uzun, sadık ve inatçı taklidinden başka bir şey olmayacaktır, ancak yetkiyi kötüye kullanan herkes Atinalı iyi yurttaşların açıksözlülüğüne ve inkar edilemez samimiyetine sahip olmayacaktır.
3
Boran İncesu
bir alıntı ekledi.
Bahane veya casus belli öne sürmenin gerekli olmadığı, başkalarına boyun eğdirmenin gerekliliğini ve kaçınılmazlığını doğrudan gösteren trajik bir zorbalık örneğini sunan da yine Thukydides'tir. Atinalılar, Sparta'yla olan ihtilaf sırasında Sparta'nın tarafsız bir sömürgesi olan Melos adasına sefer düzenlemeye karar verir. Melos küçük bir kentti, Atina'ya savaş açmamıştı, rakipleriyle de ittifaka girmemişti. Dolayısıyla bu saldırıyı haklı göstermek için Melosluların akıl ve gerçekçi bir siyaset istemediğini göstermek gerekliydi. Dolayısıyla Atinalılar adaya bir heyet göndererek, boyun eğdikleri takdirde kenti yok etmeyeceklerini ilan ederler. Meloslulann onuru ve adalet duygusu buna izin vermez. Ada uzun bir kuşatmadan sonra MÔ 416'da ele geçirilir. Thukydides şöyle yazar: "Atinalılar ellerine geçirdikleri bütün yetişkin erkekleri öldürüp çocukları ve kadınlan köle yaparlar." Nihai saldırıdan önce Atinalılarla Meloslular arasında yer alan diyaloğu da yine Thukydides kurgular (Peloponnessos Savaşlan, V. 84, ı 16). Bu diyaloğun ana noktalarına bakalım. Atinalılar Persleri yenilgiye uğrattıkları için hakimiyet kurmakta haklı olduklarını veya Meloslular kendilerine haksızlık ettiği için şimdi onlardan intikam alma haklarını kullanacaklarına dair uzun ve inandırıcı olmayan bir konuşma yapmayacaklarını söylerler. Casus belli ilkesini reddedip Meloslulan her iki tarafın gerçek niyetleri temelinde pazarlık yapmaya davet ederler, çünkü adalet ilkelerine sadece her iki tarafın gücü eşit olduğu zaman uyulur, aksi takdirde "güçlü olanlar ellerinden geleni yapar, zayıflar da durumu kabullenir."
4
Boran İncesu
bir alıntı ekledi.
Bütün bunların belirlenmcilik tartışmasıyla ne ilgisi vardır? Şimdi belirlenimciye göre yaptığımız her şey nedensel olarak belirlenmiştir. Ancak eğer bu gerçekten evrensel bir doğruysa o bazı görüşleri kabul edip bazılarını reddetmemizi de içine almak zorundadır. Belirlenimcinin bakış açısından hangi yemeklerin tercih edileceğini veya hangi tür arkadaşın seçileceğini önceden söylemek ne kadar mümkünse bir insanın hangi felsefi görüşleri benimseyeceğini önceden söylemek o kadar mümkün olmak zorundadır. O halde belirlenimciler belirlenimci felsefelerini akılsal kanıtlarla destekleme oyununu oynamalarına karşılık kendilerini belirlenimciliği benimsemeye götüren şeyin illa bu kanıtlar olmadığını itiraf etmek zorundadırlar. Bütün diğer tercihleri gibi, onların görüşleri de üzerlerinde hiçbir kontrollerinin olmadığı nedenlerin sonuçlarından başka bir şey değildirler. Ayrıca benzeri düşünceler onların başkalarını kendi görüşlerini kabul etmeye ikna etme çabaları için de geçerlidir. Kanıtlarının ikna edici olup olmamalarının onların iç sağlamlıklarıyla hiçbir ilgisi olmayabilir. Hatta belirlenimcilerin kanıtlarının sağlam olup olmadığına neden dolayı önem vermeleri gerektiği bile açık değildir. Sağlam kanıtlar sunmak bir ikna yöntemidir. Etkili hitabet bir başka ikna yöntemidir. Bir belirlenimcinin bunlardan birinciyi ikinciye tercih etmesi için bir nedeni var mıdır? Belirlenimciler akılsal haklı çıkarmaların kendileri için hala önemli olduğunu, çünkü güçlü delil ve ve sağlam kanıtların zayıf delil veya geçersiz akıl yürütmelerden daha büyük bir nedensel etkiye sahip olduğunu ileri sürerek bu güçlükten kaçmaya çalışabilirler. Zihinlerimiz akla dayanan düşüncelerden daha kolayca etkilenecek bir yapıya sahiptir. Ancak bu cevap iki bakımdan zayıftır. Birinci olarak daha güçlü bir kanıtın daha zayıf bir kanıtı yendiği her zaman-veya hatta çoğu zaman- doğru değildir. İyi delil ve sağlam kanıt ne yazık ki kolaylıkla etkili bir hitabet tarafından yenilgiye uğratılabilir. İkinci ve daha önemli olarak, bu cevap problemin derinliğini görmemektedir.. Nedensel etkiyle akılsal ikna birbirinden tamamen farklı türden işlemlerdir. Onlara karşılık olan kavramlar farklı konuşma dünyalarına aittir. Belirlenimcilerin cevaplandırmak zorunda oldukları kritik soru şudur: Eğer belirlenimciliği savunmalar'ı son tahlilde sadece uzun bir nedensel zincirin önceden belirlenmiş bir sonucu ise onların belirlenimciliğe inançlarına neden değer vereceğiz? Eğer onların kendileri akılsal iknayı sadece bir nedensellik biçimi olarak tasarlıyorlarsa onların kanıtlarını neden ciddiye alacağız? Böylece belirlenimciİik akılsal tartışmanın temel bir ön varsayımını ortadan kaldırmaktadır. Hiç olmazsa ideal olarak kuramsal görüşlerimize sadece kanıt ve akıl yürütmeye dayanarak erişmemiz gerekir.
4