Bir yolculuğun daha sonuna geldik. Bu yolculuk boyunca bazen mutlu olduk, bazen üzüldük, bazen de gözyaşı döktük. Şimdi ise kitapla ilgili hissettiklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Aslında dünya edebiyatına oldukça düşkün bir okur olarak bu kitap bana biraz “çıtır çerezlik” geldi. Elbette kalbe ve yüreğe dokunan birçok bölüm vardı; ancak genel olarak bende bıraktığı his, sanki bir Yeşilçam filmi izliyormuşum gibiydi.
Romanda, pasif bir karakter olarak karşımıza çıkan Nazan’ın yuvasının dağılması ve sonrasında yaşadığı trajik son ele alınıyor. Hikâye boyunca özellikle kadınların birbirlerine verdikleri zararlar ve çoğu zaman bunun farkında bile olmamaları oldukça üzücüydü.
Ayrıca benim nazarımda annelik yalnızca bir çocuğu dokuz ay on gün karnında taşımak ve büyük sıkıntılarla dünyaya getirmek değildir. Asıl annelik; ona güzel bir çocukluk verebilmek, onu kendine bağımlı kılmak yerine hayata hazırlayabilmek ve günü geldiğinde evladının mutluluğuyla mutlu olabilmektir. Onun sevdiği insanlara saygı duymak ve onları kabullenebilmektir.
Buradan Hacer Hanım’a da şunu söylemek isterim: Sürekli beddua etmekle annelik görevini yerine getirmiş olunmuyor. Çünkü annelik, bir çocuğu dünyaya getirmekle bitmiyor; asıl sorumluluk bundan sonra başlıyor.
Kısacası romanı beğendim; ancak benim için “fevkaladenin fevkinde” bir eser değildi.
Hepinize keyifli okumalar diliyorum. Daima sevgiyle kalın :)