İkinci kez okunan bir roman. Her zaman söylediğim gibi hiç Oktay Anar Romanı okumayanlardan olmak isterdim. Ama ikinci okumalarda da aynı tadı alıyorum. Hatta bazen bitmesin diye yavaş okuyorum ve bu da okuma hızımı azaltıyor. Belki de Anar romanlarının benim için en olumsuz tarafı bu olsa gerek. Tarih, felsefe, mitoloji, aşk, cinayet ne arasanız var romanda. Evet belki çok fazla eski kelime var, kabul ediyorum romanda çok sayıda karakter var, ama eski kelimelerin anlamlarını bulmak, karakterleri ayrı ayrı bir araya getirmek, onların bir yerlerde karşılaştığını görmek yine romanın güzel taraflarından. Tüm Anar romanlarında olduğu gibi Suskunlarda da zaman zaman yüksek sesle kahkahalar atmak kaçınılmaz. Kalın Musa’nın cimrilikleri, oğlu Veysel ile Paşanın konağında verdiği konser, Neyzen Batın’ın oğlu kendini peygamber ilan eden Zahir’in hamada vaftizi, son akşam yemeği, akşam yemeğinde müridlerine “Alın! Bu kavunu yiyin. Bu benim etimdir. Rakıyı da için! O benim kanımdır” demesi ve ölürken babasına “Ah beybaba! Ah babalık! Neden çamura yattın?” demesi ve buradaki göndermeler müthişti. Yine torun Eflatun’un kulağına gelen sese giderken 7 günahla karşılaşması bunları aşması ve tanrıya ulaşması yine buradaki gizli göndermeler bir bulmaca çözmek gibiydi. Sonuç olarak her karakterinden, her hikayesinden ayrı ayrı keyif alınacak bir başyapıt.