Kitabı bitirdikten sonraki birkaç dakika boyunca yalnızca "nasıl yani ?" diye düşünüp durdum. Daha sonra fark ettim ki aslında en başından beri kitabın her sayfasında insan bu düşünceye dalıyor. Yazar, kitabın her sayfasında, insanlığın farklı bir gerçeğini yüzümüze çarpıyor. Bu gerçekler öyle sert ve hızlı şekilde beliriyor ki, insan okurken hayrete düşüyor. Kadınların zevk için mal gibi kullanılması, parayla çözülmeyecek sorun olmadığına inandırılmış ve bu zihniyetle hayatını idame ettiren insanlar, insanın sürekli içine düştüğü "boşluk" hissiyatının yanında, ondan kurtulmaya çalışırken daha çok dibe batması ve daha nice gerçek...
Kitapta en çok kendini hissettiren duygu "zorunda kalmışlık" hissi oldu benim açımdan. Yusuf'un içindeki sevgiyi açığa çıkarma ânından, Salahattin Bey'in yaşama amacına kadar birçok kısımda o zorunda kalmışlık hissi, okura hissettiriliyor.
(buradan sonrası biraz spoiler tadında olabilir)
Yusuf'un birçok şeye katlanmasının arkasındaki sebep olan Muazzez, Yusuf için öyle
büyük anlam taşıyor ki; Yusuf, Muazzez'in yaptığı birçok şeyi kabullenemiyor. İhtimal bile vermiyor çoğu zaman. Çünkü Yusuf'a göre, hayatında Muazzez olduğu sürece bir şeylerin düzelme ihtimali hep vardı. (Belki ona bu kadar sükûnet veren, henüz her şeyin kaybolmadığına, henüz birçok şeylerin kurtarılabileceğine olan inanışı idi/197) Kitabın ilk sayfalarından itibaren sürekli bir "işe yarama" ihtiyacı duyan, kendi yolunu çizmek için arayışlar içinde olan Yusuf; ilk defa bu amacı için sahici adımı kitabın sonlarında, Muazzez'in yokluğuyla karşılaştığı zaman atıyor. Farkında olmadan bir bir azalıp giden "zorunlulukları" Yusuf'u kendisiyle baş başa bırakıyor. Yusuf ancak o zaman o gerçek adımı atabiliyor. Belki de bu yüzden kitap biterken bile sanki bir şeyler başlayacakmış,