Şiir bir başına ne hayıftır, ne telafidir, ne ağıttır, ne sevinçtir, ne iç dökmedir. Bütün bunları içerir elbette. Ancak o çok
özel, çok bireysel bir varoluş manifestosudur.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Karşılığında sevgi uyandırmadan seversen, seven bir insan olarak, benliğinin en hayatı dışavurumuyla sevilen bir insan olmayı başaramazsan, o takdirde sevgin etkisiz kalacak, bir talihsizlikten ibaret olacaktır.
Tarih ve mitoloji, irısanların ölümün tecritini azaltma girişimleriyle doludur.
İntihar antlaşmalarını, pek çok kültürde kölelerinin de kendileriyle birlikte canlı canlı gömülmesini emreden hükümdarları veya kocası yakılırken cenaze ateşinde karısının da kurban edilmesini gerektiren Hint sati uygulamasını düşünün. Cennetteki dirilişi ve yeniden bir araya gelmeyi, Sokrates'in sonsuzlugu diger büyük düşünürlerle konuşarak geçirecegine duydugu mutlak inancı düşünün. Çin taşra kültüründe anne babaların ölen bekar ogulları için (mezar kazıcılardan veya yeni bir ceset bulanlardan) ölü bir kadın satın alarak ikisini bir çift gibi birlikte gömmelerini düşünün.
Otto Rank, terapistler için son derece kullanışlı olabilen bir dinamik, yani "yaşam anksiyetesi" ve "ölüm anksiyetesi" arasında süregelen gerilim oldugunu öne sürmüştür. Bu görüşe göre gelişmekte olan bir insan bireyselleşmek, büyümek ve potansiyelini gerçekleştirmek için çabalar. Ama bunun bir bedeli vardır! Birey, dogarken, büyürken ve dogayla mücadele ederken yaşam anksiyetesi ile, yani ürkütücü bir yalnızlık, savunmasızlık hissi ve daha büyük bir bütünle temel bağlantının kaybolması durumuyla karşılaşır. Peki, bu yaşam anksiyetesi dayanılmaz oldugunda ne yaparız? Farklı bir yöne gireriz: geriye gider, ayrılıktan uzaklaşır, rahatlıgı birleşmede, yani bir başkasıyla birleşip kendimizi onun içinde kaybetmede ararız.