Kilise, düşünen adam değil, inanan adam istiyordu. Ama nasıl inanan? Skolastik
düşüncenin getirdiğine inanan ve bu çerçeve içinde bile düşünmeye, yani tefekkürde bulunmaya kalkmayacak kadar iradesiz veya fanatik biçimde inanan insan istiyordu. İslam’ın inandıktan sonra derinleşmeyi; tefekküre yönelerek taklidi imanını tahkiki imana ulaştırmayı bir ibadet sanan anlayışıyla, kilisenin tefekkürü aforoz eden anlayışı arasında bir uçurum vardı.
Batılı ve İslami düşünce tarzında ölüm temel faktör olarak rol oynasa da ölüm hadisesine bakıştaki niyet farklıdır ve bu farklılık her iki insan tipini farklı bir hayat telakkisine götürür. Birinci telakkide ölüm, bir yok oluş, hiç var olmamış gibi bir hale dönüş, ademe mahkumiyet; ötekindeyse amellerin bitip hesap vermenin başlangıcı olan an ... Böylece ölüm, birinde hayatı bir haz aracı olarak kullanmaya iterken, ötekinde kul olmanın gereklerine riayet etmenin uyarıcısı oluyor.
Din terbiyesi şahsiyet terbiyesidir. Çok bilgiler, hikayeler ve öğütler insanı dindar yapamaz. O, damarlara yapılan aşı halinde bir aşk terbiyesi ile verilir. Dindar çok seven ve sevgiden örülen bir şahsiyetin sahibidir. Dindarlık; ilmi, sanatı, ahlakı ve insanlığı severek Allah'a ulaşmaya kabiliyetli bir ruh örgüsüdür. Dindar için din düşmanı yoktur. Sadece Lutuf'dan mahrum olan gafil ve zavallılar vardır. Gerçek dindarın kalbinin kaidesi, Mevlâna'nın türbesine yazılı şu ilahi davetten başka olmamalıdır :
"Gel ! Gel ! Nereden gelirsen gel ! Kafirsen de , rind isen de , putperestsen de gel ! Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gel ! "