Ve dağlar yankılandı kitabını başta hiç sevmedim daha doğrusu okuduğum bir tür değildi. Okumaya heveslenmedim. Babam görüp almış öylece köşede boş boş duruyordu. Bir gün gözüme çarptı. Öyle ya kitaplığımda okumadığım kitap olması beni bir noktada geren bir şey.
Ki yeni bir kitap aldığımda bile onu sırayla her rafa koyarım. Diğerleriyle tanışsın diye. Saçma belki gereksiz bir hareket ama çocukluğumdan kalan bir şey kendimi bununla güdülemişim. Sanki ben uyuduğumda kitaplarım birbiriyle konuşacak, tüm karakterler kaynaşacakmış gibi. Ve yeni kitabı da acilen o sıcak yuvaya alıştırmam gerekiyormuş edasıyla.
Her neyse kitaba final haftamda kafa dinlemek için başladım ve tabii ki bırakamadım. Kitabın konusu ve üslubu epey farklı. Hani bir hakim bakış açısıyla yazılmış gibi, bir de aynı zamanda sanki birinci tekilden okurmuş da karakter o duyguları en ince ayrıntısına dek size aktarıyormuş gibi.
Tek bir hikaye etrafında şekillenen hayatları görmüyorsunuz bu kitapta. İçinde, birbiriyle çok uzaktan da olsa bağlantılı, birden fazla hikaye var.
Ama hepsi öyle sürükleyici öyle merak uyandırıcı ki bırakamıyorsunuz bağlıyor, her karakter derin, okudukça yaşamının o anlarında siz de onunla birlikteymişsiniz gibi.
Her şey bir süreç halinde. Kitabın ana hikayesi Peri ve Abdullah adlı kardeşlerin, birbirinden çok uzak iki farklı yaşama sürüklenişi. Abdullah'ın Perisiz hayatı, Peri'nin Abdullah'sız hayatı.
Farklı kültürlerde yeşermek zorunda bırakılan bu iki çocuk, anlam veremedikleri bir yoklukla hayatlarını sürdürmek zorunda kalıyor. Diğer hikayeler ise bu ana hikayeden dallanıp budaklanıyor.
Ana konu buyken kendinizi Pervane ve Masume kardeşlerin, Peri ve Abdullah'ın babaları; Sabır'ın, üvey dayıları; Nebi'nin, Bay Wahdati ve Bayan Nila Wahdati'nin, Amra'nın, Timur ve İdris'in,