Eskiden, şanlı Devrim’den önce, Londra bugün yaşadığımız güzel kente hiç benzemiyordu. İnsanların karınlarını doyuramadığı, yüzlerce, binlerce yoksul insanın yalınayak başıkabak dolaştığı, başını sokacak bir ev bulamadığı, karanlık, pis, berbat bir yerdi. Sizin kadar çocuklar, acımasız efendileri için günde on iki saat çalışırlar, yavaş çalışacak olurlarsa kırbaçlanırlar, boğazlarından kuru ekmekle sudan başka bir şey geçmezdi. Böylesi korkunç bir yoksulluk hüküm sürerken, çok büyük ve çok güzel birkaç evde, bir sürü uşağın hizmet ettiği zenginler yaşardı. Bu zenginlere kapitalist denirdi. Bunlar, göbekli, çirkin, umacı gibi adamlardı. Frak dedikleri siyah, kuyruklu ceketler, silindir şapka dedikleri, soba borusuna benzeyen, acayip, parlak şapkalar giyerlerdi. Kapitalistlerin üniforması olan bu giysileri başkalarının giymesi yasaktı. Bu dünyada ne varsa hepsi kapitalistlerindi, herkes de onların kölesiydi. Tüm topraklar, tüm evler, tüm fabrikalar ve tüm para onlarındı. Sıradan biri bir kapitalistle konuşurken, onun önünde boyun büküp eğilmek, şapkasını çıkarmak ve ‘Efendim’ demek zorundaydı. Kapitalistlerin başkanına Kral denirdi, sonra…
Sonra ‘Büyük birader’ adını verdikleri biri gelir. Toplum üç kısma ayrılır;
1.İç Partililer: Ayrıcalıklı üst tabaka.
2.Dış Partililer: Parti içinde iş imkanı verilmiş orta tabaka. Her hareketleri tele-ekran adı verilen bir sistemle izlenir. Düşünmeleri kesinlikle yasaktır.
3.Proleterler: Toplumdan dışlanmış alt tabaka. Halkın büyük bir çoğunluğunu oluşturmalarına rağmen parti tarafından önemsenmezler, düşünmekten bile aciz oldukları için denetlenmelerine gerek yoktur, kendi hallerinde yaşarlar.
Partinin üç temel sloganı vardır;
SAVAŞ BARIŞTIR
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
CAHİLLİK GÜÇTÜR
Partinin amacı, gerçekliğin denetim altında