Dostoyevski, insan psikolojisini derinlemesine anlayan; bunu kitaplarına, hatta karakterlerine yansıtan, zaman zaman kendisinden parçalar ekleyen, bir nevi kendisini de eserlerinde var eden harika bir yazardır.
Birçok kitabını okudum. Beni en çok etkileyenler; Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler, Budala ve Ezilenler oldu. Hiçbirini diğerinden ayırt edemem. Çünkü her kitap, her karakter bende ayrı bir iz bırakmıştır.
Hani bazen “kitapların dünyası bizden farklı” deriz ya, ben artık öyle düşünmüyorum. Bunun yerine, dönemlerin farklı olduğunu —ya da belki de bizim değiştiğimizi— düşünüyorum. Çünkü her karakterde kendimden bir parça buluyorum.
Yaşadığımız yüzyıl her ne kadar farklı olsa da; giyotinler, idam cezaları kalkmış olsa bile Hırsızlık; yalnızca para çalmak değildir. Birinin umudunu, sevgisini, hayallerini, hatta yaşamını çalmak da bir hırsızlıktır.
Kötülüğü ve kötü olmayı benimsemiş insanlar var.
Nankörlük, hırs, bencillik ve yalan…
Hayatları boyunca bu kavramlara tutunarak ilerliyorlar. Sanki atalarından miras kalmış gibi, sanki “sana verip verebileceğim yalnızca bunlar” denilmiş gibi.
Sanırım kaç yüzyıl geçerse geçsin bu hiç değişmeyecek. Oysa kitaplar, yazarlar bize zaten bunu anlatmaya çalışmış. Belki bir umut; insanlar ders alsın, yaşama ve birbirlerine daha güzel baksın, iyiyi ve güzeli seçsinler diye… Belki de insanın içine bir ayna tutmak, yaşama bir ışık yakmak istemişlerdir.
Hatasız kul olmaz, o ayrı mesele. Ama yine de ne ruh değişiyor ne de insanoğlu.
İnsanlar hep aynı, insanlık hep aynı.
Belki değişiriz…
Belki de sonuna kadar böyle gider.
Bilemiyorum.
Budala; kitabında bize verilen çok güzel mesajlar var; belki de birçoğumuz biraz Prens Mışkin gibiyizdir. Öylesine saf, öylesine çocuksu, hatta öylesine budala…
Onun yüreği o kadar temizdir ki, kötü