Z <3 11.06.2026
Mâzi tarlasının hâsılâtının, mürûr-i zaman süzgecinde un ufak olup nisyân derelerinde inhilâle maruz kalmaktan, ehemmiyeti ve müessiriyeti sebebiyle kurtulması kanaatimce icab etmiş olan kısmıdır yazdıklarım.
Bir şeyi anlamak için parçalarına ayırmak metodik bir zorunluluktur. Fakat o parçaları toplayıp tekrar bir senteze ve bütünlüğüne ulaşmak da epistemik bir zarurettir.
Kesin olan bir şey varsa o da şu: kelime ve kavramlarımızı yerli yerine oturtmadığımız zaman ne kendimize ne de başkalarına karşı adil olabiliriz. Zira adalet kelimesinin kökünde "her şeyi yerli yerine koymak" vardır. 
Aklımızı ve kalbimizi doğru yere koymadan rasyonel ve barışçıl bir düzen kuramayız.
Tekraren ifade edecek olursam aydınlanma düşüncesinin Hume, Hobbes, Voltaire, Diderot, Kant yahut Hegel gibi isimleri İstanbul, Kahire yahut Allahabad'a ellerinde felsefe ve bilim kitaplarıyla gelmediler. Aydınlanma düşüncesi İslam dünyasına Avrupa'nın işgal orduları ile birlikte geldi. Beyaz adamın silah ve barutun arasına sıkıştırılmış birkaç felsefe ve edebiyat kitabı sömürgeciliği masum kılmıyor.
Sekülerleşme aslında dine karşı değildir. Gin açısından daha büyük bir meydan okuma ile gelir ve onu devre dışı bırakarak başka şeylere yönelir. Bir anlamda "her şey din demek değil, istiyorsan inan ama dünyada yapabileceğin başka şeylerde var." mealinde bir alternatif sunar. Yani dinleri mutlak, sarsılmaz ve biricik konumlarından indirerek modern dünyanın sunduğu seçeneklerden biri haline getirir. Dini rölativize eder. Diğer yaşam biçimleri ile aynı seviyeye indirir. Onun özgün, metafizik, zorunlu, evrensel ve ilahi iddialarını bir çırpıda boşa çıkar. Çoğunlukla cedel ve savunma üzerine kurulu geleneksel dini öğretiler bu yeni hasım karşısında ne yapacaklarını bilemezler.
Hristiyanlık, 18. yüzyıl rasyonalizminin ve ruhban sınıfı karşıtlığının amansız saldırılarından kurtulmak için ya fideizmi seçerek içine kapanmak ya da sekülerizmi seçerek başkalaşmak zorundaydı.