Öyle kitaplar vardır ki, elinize alıp daha ilk sayfasını bitirmeden ürperirsiniz. Olağanüstü hiçbir şey yoktur, ama duyduğunuz yepyeni bir sestir. Kendi kendinize, bu sesin, bu ürpertinin, kitabın sonuna değin sürüp sürmeyeceğini sorarsınız. Bellekten, bilgelikten, düş gücünden, zihinden, felsefeden değil, yaşamın içinden doğan bir romandır o.
Öncelikle bu bir kitap incelemesinden ziyade farklı bir bakış açısıdır. Kitabı 1K da tanıştığım, benim için çok farklı bir konumda ve değerde olan, derdimle dertlenen, neşemle neşelenen kitap dostum, değerlim @okuyan1merve
ile beraber okuduk. Daha sonra aramızda kendi çapımızda değerlemesini yaptık. Bütün bunların kaybolup gitmemesi için de buraya yazıya dökmek istedim.
M- Anlat bakalım, neden çok sevemedin Anna'yı?
B- Aslında sevdim, çok da sevdim. Bunun farkına kitabı okurken değil daha çok kitap bittikten sonra vardım. Şimdi geriye dönüp baktığımda yaklaşık on beş gün boyunca Tolstoy ile sohbet ettik. Kitap bittikten sonra bir garip duygu kapladı içimi, bir yalnızlık bir terk edilmişlik..Anna'yı aradım, Levin'i, Kiti'yi, Vronskiy'i ...özledim sanırım..
M- Canım Tolstoyum..
B- Karakterleri öyle benimsetti ki kitabın kapağını kapattıktan sonra terk edilmişlik hissi oluştu. Ama terk eden biz miydik, onlar mı?
M- Bu kitaptan sonra üç kitap daha okudum ancak hala Anna'nın büyüsündeyim..
B- Anna'sız kaldık, öksüz gibi, Senyora gibi..
Sonra dikkatimi çeken bir başka nokta; yazar bu yedi ana karakteri öyle ince çizgide götürüp getirdi ki ne iyi insan ne de kötü insan olarak lanse etti. Doğal yönleri ile gösterdi daha çok.
M- Evet, kitabı da zaten o dönemden bu döneme taşıyan da karakter tasvirleri olsa gerek.
B- Ayrıca karakterlerin kendi düşüncelerindeki gelgitlerini de ustalıkla yansıttı. Mesela Levin'in kitabın başlarında atesit