Uzun zamandır bende, diri diri dağılmakta, parçalanmakta olduğum duygusu belirmişti. Yalnız cismim değil, ruhum da, aralarında bir uyuşma olmaksızın, kalbimle sürekli zıt gidiyorlardı. Garip bir dağılma ve bölünmeden geçiyordum sürekli. Bazen bir şey düşünüyor, buna kendim de inanmıyordum. Bazen içimde
kendime karşı bir acıma duygusu beliriyor, ama aklım ayıplıyordu beni. Birisiyle konuşsam, bir şey yapsam, türlü konularda söze karışsam gönlüm başka yerde oluyordu, aklım başka yerde ve ayıplıyordum kendimi. Dağılan, çözülen bir kitleydim ben. Sanki ben hep böyleydim, böyle de kalacağım: acayip, biçimsiz bir karışım…
Kadın sırf umur-ı beytiyye (ev işleri) ile meşgul olmak için mi yaratılmıştır? Acaba biz hakikaten birkaç metre tûl (uzunluk) ve arzına münhasır bir daire içine kapanıp kalmak ve bir kuluçka makinası gibi yalnız civciv çıkarmak vazife ve istidad fıtrıyyesiyle (doğal görev ve yetenek) mi halk olunduk (yaratılmak)? Erkekler arasında doktor, mühendis, ressam, şair, makinist (…) olmak istidadı gösterenler olduğu gibi, bunlardan tamamen mahrum mu doğuyoruz? Yoksa bizim de hayat-ı umumiyede gösterecek fıtri istidadlarımız var mı? Rivâyete göre olabilirmiş! Fakat sonra, “kim çocuk doğurup büyütecek?” Eğer her kadın bir san’ata mesleğe girerse, çocuk yetiştirecek kadın kalmayacakmış! İyi ama acaba her kadın çocuk büyütüp hakkıyla yetiştirecek ilme vâkıf mı?
O zaman dehşetle, geleceğe ait hiçbir hayalimin olmadığının farkına vardım. Ziyan olmuş bir yaşamın arkasından ağıt yakıyordum ve ileriye dönük hiçbir şey söylemiyordum.