Kapaktaki şiir şakıyan kuşun boncuk gözündeki muzip pırıltı, içeriği de büyük ölçüde anlatıyor aslında. Ama işimiz pişmiş aşa su katmak olduğundan bir iki kelam edelim yine de. Bu girişi kitabın ilk sayfalarındaki, acaba bu kitaba hazır ve layık mısınız testine benzetebiliriz.
Burayı geçelim. Şaman şiiri gibi sık sık mistikleşen, oradan bükülüp gönül günlüklerine dümen kırdıktan sonra daima ölümün üzerinde tüylerini yellendiren bir kuş desem, belki. Yüksek bir hayal gücü ve imgelem kudreti, Türk İslam geleneğinin doğru memelerinden yeterince emerse, böyle metinler ortaya çıkabilir. Hası zor bulunur, çakması çokçadır.
Üslubun sihrinden silkinelim. Derya Atsan'ın Kullar Cidarı kitabındaki öyküler bir yanıyla tasavvufi metinlere, menakıpnamelere, masallara diğer yanıyla büyülü gerçekçiliğe dokunuyor. Batılı zihne yazılmamış, oryantalist olmayan İhsan Oktay Anar tatları var. Mustafa Kutlu’dan, Latife Tekin’den, Şule Gürbüz’e uzanan çağrışımlar yaptı bende. Hiç okumamış olduğum halde Nazan Bekiroğlu ve diğer kadın gönül dili ve edebiyatı ustalarını da hatırlar gibi oldum. Ve merak ettim, onlardan ne eksiği vardı Kullar Cidarı’nın? Uzmanı olmadığım için bilemedim.
İlk birkaç sayfayı aştıktan sonra, yüzümde bir gülümseme, gönlümde bir tatlı sızıyla, keyifle okudum. Siyasal İslamcı zulmü altında geçirdiğimiz yıllardan sonra dine çokça referans veren malum estetik dünyaya alerjiler geliştirdim ama Derya Atsan’ın dünyası tasavvufu ranta tahvil edenlerden ayrı. O kendi samimi köşesinde minyatür işler gibi, zarif öyküler nakşetmiş İstanbul’a.
Temel meseleleri aşk ve ölüm. Mutsuz sonlardaki mutluluğu aramış ve bulmuş. Cinler, kuşlar, balıklar, göller, dedeler, nineler ve şehirler dövüşe barışa huzur içinde ölüme doğru bir seyrüsefer içerisinde anlatılmış.
Kitap bu haliyle