Tehlikeli olduğunu bildikleri bir davranış biçimine giren ama sonradan hatalarını kabul edecek cesareti olmayan insanları asla anlamamışımdır. Tek bir söz, insanın suçunu kabul etmesinin bu kadar mantıksızca bir korkuya yol açması bana suçun kendisinden daha acınası geliyor.
"Gökyüzünde güneş ve yıldızlar, denizde balık, evde anne, devlette bakan, tarlada ot... bunların hepsi büyük, yaratıcı bir gücün tezahürüdür. Hepimiz bir aileyiz, her şey ve herkes akraba, birbirinin yakını. Kardeşler, arkadaşlar, iş arkadaşları, herkes birbirinin yardımcısıdır. Ben senin içindeyim, sen benim içimdesin, biz dünyadayız ve dünya içimizde. Hepimiz biriz."
Büyük, eski bir ev. Bütün pencereleri kapalı. Dışarıdan bakıldığında ev ıssız görünüyor ve içi karanlık, havasız, nemli ve ağır. Dev bir mezarlığa benziyor. Ama işte genç, cesur ve güçlü insanlar yetişiyor. Neşeli, aydınlık yüzlü, akıllı gençler. Pencere panjurlarını kaldırıp perdeleri aralıyor, pencereleri açıyorlar... İçeriye güneş, ışık, temiz hava ve çiçek kokuları doluyor. Evde her şey canlanıp neşeleniyor. Ve evin kendisi de gençleşiyor sanki.
Sözüm ona kültürlü insanlar için üniversiteden sonra her zaman ve her yerde kitaplar, resimler, müzik, masallar, tiyatrolar, konserler, gazeteler, sanat, sergiler, dünya edebiyatı, toplantılar, kulüpler vardır. Peki ya halk için? En iyi haliyle iki, üç veya en fazla beş yıl ilkokula gidebiliyorlar. Yeteneksiz yazarlar tarafından yazılmış vasat ders kitapları okutulur genellikle. Çocuklarda öğrenme isteği, duygu ve düşünceler gelişmez. Çoğu zaman kitaba ve zihinsel çalışmalara olan ilgileri de azalmış olur.
Ya eğitim bitince ne olur? Milyonlarca insan kendi haline bırakılır. Onlar hakkında ne yazılıp çizilir, ne de konuşulur. Edebiyat, bilim, tiyatro, sergiler, konserler ve konferanslar; hiçbiri onlara hitap etmez. Mesih zamanındaki gibi din bilginlerimiz kitleleri hor görmeye devam eder.