Bir an sonra cılız bir ses duydum içimde. Her şey mümkün.
Kime ait olduğunu bilmediğim bir ses. Ne erkek ne kadın.
Her şey mümkün. Çıkabilirsin buradan. Buna gücün var.
"Daha iyi bir gerçekliğin hayalini kurmak, anahtar deliğinden henüz görmediğimiz bir geleceği izlemektir. Umudumuz ve duamız odur ki yolumuza çıkan tüm güçlükleri aşabilelim."
Buradan bakınca tuhaf bir hafifliği var dünyanın.
Hiçbir ateş sonsuza dek yakmıyor.
Zamana ve sancıya dayanmanın en basit yolu, sonunda muhakkak geçeceğini unutmamak. Evet, her şey geçiyor. Sevmek bile, acı çekmek bile, kanamak bile, yaşamak bile, dünya bile, azalmayı dahi beklemeden bitiveriyor. Ağrı diniyor.
Uzun, ıssız, püfür püfür bir boşluk kalıyor geriye sadece.
İnsan ancak o zaman aslolanın, yaşarken hasım sanıp ölümüne savaştığının, kadim boşluklardan ibaret olduğunu anlıyor.
Hayat denen sergüzeşt, zararsız ve uzak bir hatıraya dönüşüyor usulca. İpinden çözülen sala benziyor insan da, hafifliyor. Bilseydim bunu, ölülere ağlamazdım hiç. Ama zaten insan, gidenlerin ardından, en çok kendi kalışına ağlıyor.
Kendimi ne zamandır böyle yıkık hissettiğimden emin
değildim. Çocukluğumdan beri mi? Belki. Bu da ne sefil, nasıl klişe bir izahat. İtiraf edelim, en çok kendini acındırmak isteyenler çocukluğundan bahseder. Bir de varlığını şetaret fabrikası mahsulü saymayı becerebilenler. Ha, bir de ömür tombalasında çinkolar devirdiği halde, hâlâ akıllanmayıp, kendiyle tanışmak gibi imkânsız hayallerin peşinden gidenler.
Tabii klişeler boşuna müşteri bulmuyor. Neticede herkes için her şey çocuklukta başlıyor. Ağaç için tohumda, kelebek için tırtılda, kangren için yarada. Benim için de öyleydi muhakkak. Peki ama çocukluğumun neresinde!