Yerel evrenselleşme adına yapılan şeyler, kendimize ait hiçbir şeyimizin olmadığı fikrini güçlendiriyor. Televole kültürüyle derin bir sığlaşma yaşayan Türkiye, kültür ve kimlik politikalarında yeni bir paradigmaya geçmek durumunda. Fakat burada yeni ile kastedilen aslında "kendimize ait ve zaten bizden olanı yeniden keşfetme sürecidir." Kültür bir icat işi değildir. Kültür, kelimenin kökündeki manası ile bir ekme biçme, yetiştirme işidir. Her tohum her toprağa ekilmez. Aynı şekilde her toprakta her tohumu kabul etmez. Her ekim'in bir mevsimi ve hasat zamanı vardır. Şüphesiz yeni tohumlar ekmeği her zaman deneyebilirsiniz. Ama toprağınızın özelliklerini, mevsimi, suyu, güneşi, insanı, çapayı dikkate almadan sadece toprağa tohum serpererek ürün alamazsınız. Kültür, üzerine bastığınız toprakla, soluğunuz havayla, ısındığınız güneşle, Islandığınız yağmurla doğru irtibat kurduğunuz zaman anlamlı, organik ve yaşayan bir değer haline gelir. Köksüz bir modernleşmenin ve kimliksiz bir küreselleşmenin cazibesine kapılıp "her şeyi her yerde her zaman ekeriz" demek bir milletin kültür hayatı için cinayettir. 
Fransızlara "biz sizden daha laikiz." , Hollandalılara "biz sizden daha liberaliz." , İngilizlere "biz sizden daha kurnazız." , Amerikalılara "biz sizden daha kapitalistiz." diyerek kendimizi tanımlamaya çalışmak, her tür varlık iddiasından vazgeçtiğimizi açıkça ilan etmektir. Türkiye, ait olduğu geleneği reddederek bir kültür inşasına girişmez. Kültürün tüketilen bir meta haline geldiği günümüzde, yeni yabancılaşma ve köksüzleşme dalgalarına karşı sağlam durabilmek için gelenek, kültür, siyasi bilinç ve ben-tasavvuru arasındaki dengeyi yeniden kurmak zorundayız. 
Fichte, kültürü bir tarafta insanların kendi potansiyellerini gerçekleştirme kabiliyeti, öte tarafta dış dünyadaki nesneleri dönüştürme ve kendi tasavvurlarınıza göre şekillendirme kabiliyeti olarak tanımlar. Kültür, Avrupa-merkezci estetik hiyerarşilerden henüz bütünüyle kurtulabilmiş değil. Geleneksel sanatlarla modern sanatlar arasında kurulan hiyerarşik ilişki, hat, tezhip ve ebru gibi sanatları "zanaat" kategorisine indirgerken, resim, heykel gibi sanatları "Güzel sanatlar" olarak takdim ediyor ve modernliğin bir işareti olarak kurguluyor. Aynı şekilde gitar çalmak özgürlükçü ve kentli bir uğraş olarak gösterirken, Saz ya da ney çalmak köylü, kısıtlayıcı, şehirli olmayan bir faaliyet olarak takdim ediliyor. Bu kültürel yabancılaşma tavrının arkasında estetik duyarlık kadar, batının siyasi ve ekonomik hakimiyetine yapılan bir gönderme olduğunu söylemek mümkün.
Sorun, Osmanlı bakiyyesi Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşları arasındaki dini, kültürel, etnik, sınıfsal yahut ideolojik farklar değildir. Sorun, modern devletin dayattığı dar ve tek boyutlu millet ve kültür tanımlarıdır. Bu tanıma uymayan herkes ve her grup -Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Müslüman, Hristiyan- bir şekilde ayrımcılığa maruz kalmış, köylü, geri, gerici, işbirlikçi, ajan, gelişmemiş, "göbeğini kaşıyan adam" vs. olarak mahkûm edilmiştir. Türkiye'nin temel sorunu devletin bekası ve temelsiz millet tanımı uğruna horlanan, aşağılanan ve marjinalleştiriilmek istenen bütün değerlerdir.
"Hakikatin birden fazla ifadesi olabilir. Bir ayna misali, hakikat sizin bulunduğunuz yere göre farklı şekilde görünebilir, farklı biçimlerde tezahür edebilir. Fakat aynadaki imajın aslı tektir."