Sena Sözer

Sena Sözer
@Senaszer
"Okumak, düşünmek, denizin sesini dinlemek, ormanda yürümek, yalnız kalmak ve yazmak için bir yaşam düşlüyorum..."
Radikal rölativizm, her şeyin izafi olduğu ve varlığın üç ayağı olan "iyi, doğru ve güzel"in bilen öznenin tercihlerine göre şekillendiği fikrine dayanır. Gerçekliği ve hakikati "istediğimiz gibi" inşa edebileceğimiz inancı, sadece bilginin değil bizatihi varlığın da izafi olduğu fikrine dayanıyor, zira modern varlık kavramı özünde hiçbir anlam ve değer taşımaz. Varlık, hakikat, gerçeklik dediğimiz şey beş duyu aracılığıyla tecrübe ettiğimiz, Galileo'nun "ikincil nitelikler" (secondary qualities) dediği olgulardan ibarettir. Eğer hakikat bilen öznenin tasarrufuna göre şekilleniyorsa, o zaman hakikat ancak bilen öznenin ufku kadar vardır.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Küresel siyaseti adalet, insan onuru ve eşitlik gibi evrensel ahlaki ilkeler değil, ekonomik-askerî güce dayalı reel-politik mülahazalar belirliyor. Ulus devletin üstünde bir değere sahip olan insan hakları ve uluslararası hukuk gibi kavramlar çoğu zaman ulus devletlerinin ve çok uluslu şirketlerin çıkarlarına feda ediliyor. 
Müslüman insanlara sırf dinlerinden, inançlarından ve kültürlerinden dolayı nefret duyulması, bu insanların aşağılanması, ayrımcılığa tabi tutulması, sözlü ve fiili şiddete maruz bırakılması düpedüz ırkçılık ve ayrımcılıktır. Bu çerçevede yapılan her eylem bir nefret suçudur ve insan hakkı ihlalidir. Fakat nedense ırk, renk ve kültür ırkçılığı ve anti-semitizm konusunda gösterilen hassasiyet, iş İslam’a ve Müslümanlara ve onların kutsal değerlerine saldırmaya geldiğinde değişiyor. Modernitenin ve çağdaş medeniyetin alametifarikası kabul edilen çoğulculuk, İslam söz konusu olduğunda bir anda sınırlarına ulaşıyor. Her şeye ve herkese müsamaha eden ileri sanayi toplumları, Müslüman topluluklar, İslami rükünler, dinî âdetler, başörtüsü, namaz, cami, sünnet, vb. söz konusu olduğunda çoğulculuğu, entegrasyonu, uyum yasalarını tartışmaya başlıyor. Yaşadıkları toplumlara vatandaş olarak katkı sunan, vergi ödeyen, aile kuran, istihdam yaratan, ticaret yapan, sanatsal ürün veren insanların temel hak ve özgürlükleri hak edip etmediği konuşuluyor.
En marjinal alt grupları bile çoğulculuğun bir erdemi olarak gören aydınlar ve siyasiler iş, zaten entegre olmuş, vatandaşlık hakkı kazanmış Müslüman topluluklara geldiğinde “Çoğulculuk da bir yere kadar efendim.” diyebiliyor. Türkiye’nin AB üyeliğine –daha doğrusu bir türlü üye olamamasına– bu açıdan bakan Nilüfer Göle, İç İçe Girişler: İslam ve Avrupa’da bunu İslam’ın “Avrupa’nın ötekisi” olarak kurgulanmasının sonuçlarından biri olarak değerlendiriyor: “Bugün Avrupa ‘Birlikte nasıl yaşanır?’ sorusunun çifte bir süreç içinde gündeme geldiği bir yerdir: Biri genişleme ve Doğu Avrupa ülkelerinin katılım süreci, diğeri ‘İslami farklılık’ ile kültürel çatışma süreci.” Bu “farklılık”ın ontolojik düzeylere taşınması, siyasi bir proje hâline getirilmesi ve rasyonelleştirilmiş nefret söylemlerine dönüştürülmesi, fantazmagorya sorununun temelini oluşturuyor.
“Endülüs Müslümanlarının ve Yahudilerin 1492’de ‘Reconquista’ ile Güney Avrupa’dan sürülmesi ve kalanların kılıçtan geçirilmesi, Avrupa’nın gerçek manada çoğulcu bir kıta olma şansını kaybettiği anlamına geliyordu. Nitekim sonraki yüzyıllarda Avrupa’da yaşanan Hristiyanlık içi çatışmalar ve ‘din savaşları’, Endülüs İslam medeniyetini ortadan kaldıran, İslamofobiyi ve anti-semitizmi üreten ve Holokost’u yapan zihniyetin asırlarca var olmaya devam ettiğini gösteriyor. Anti-semitizmin Hristiyan Avrupa’da ortaya çıkmış ve derinleşmiş bir Avrupa ideolojisi olduğunu burada tekrar hatırlamakta fayda var. Anti-semitizm artık modern dünyanın kötüsü olarak herkes tarafından reddediliyor. Doğru olan da bu. Hiçbir insan topluluğu, etnik kökeni ve dinî kimliğinden dolayı ayrımcılığa tabi tutulmamalı, ırkçı söylemlerin hedefi hâline gelmemelidir.”