Kur'an'ın savunduğu öznelci olmayan akıl ontolojisi, rasyonaliteyi, mevcudatın düzenine mümdemiç niteliklerden çıkan idrak edilebilirlik prensibinin izharı olarak yorumlar. Dolayısıyla "idrak edilebilirlik olarak rasyonalite", aklın işlevini belirlenmiş sonuçlara ulaşmak için eldeki imkânların mantıksal kullanıma indirgeyen mevcut araçsal rasyonalite anlayışlarından önemli ölçüde ayırılır. Bu mânâda rasyonalite, varlık ve tefekkürün bir fonksiyonudur ve özneller arası bir bağlam içinde gerçekleşir. Rasyonalite, varlıkların zâtî idrak edilebilirliğini ortaya çıkarmaktan kültürlerarası ilişkilere kadar, insan zihninin iç işleyişinin ötesine geçen bir ilişkiler ve bağlantılar ağı içinde zuhur eder.
"Akledecek kalplere sahip olmak için yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı?" (Hac, 22:46)
Akıl ile kalp, mantık ile aşkın gerçeklik, ilke ile zuhur, mânâ ile tecelli metafizik bir bütünlüğe ulaşır.
İyi, doğru ve güzelin bilgisi sadece aklımızda ve zihnimizde değil aynı zamanda kalbimizde, ruhumuzda, muhayyilemizde, hissedişimizde ve vicdanımızda sabittir.
İnsanı sadece kendine atıfla anlamlandırmaya çalışan bireycilik ile bireyi kalabalıklar içinde eritmeye çalışan kolektivizm arasındaki gerilim, dinamik bir varlık tasavvurunun sunduğu atıf çerçevesiyle ortadan kalkar. İnsan, parçası olduğu büyük varlık dairesinin yabancısı ve düşmanı değildir. Bir bütüne ait olmak insanın özgünlüğünü ve özgürlüğünü ortadan kaldırmaz. Varlıkla aramızdaki ontolojik ünsiyet, bizi aynı anda hem özgün hem de özgür kılar.