Akıl kendine nasıl sınır çizebilir? Bunu ister mi?
Akıl kendi sınırlarını rasyonel bir şekilde ortaya koyacaksa, bunu ancak her şeyi kuşatan varlığın bir parçası olduğunu idrak ederek yapabilir. Aklın sınırlarını bilmek, aklı âciz kılmaz; tersine işlevini daha doğru bir şekilde yerine getirmesi için ona istikamet kazandırır. Varlığın hâllerini ve evrendeki yerimizi kavrama çabası olarak tefekkür, aklın yanı sıra hislerin, muhayyilenin, sezginin ve kalbin devreye girmesiyle mümkün ve anlamlı hâle gelir. Bir şeyin derinliğine inmek, mânâsına nüfuz etmek ve onun var olma hâlini idrak etmek, sadece akılsal çıkarımla yapılabilecek bir eylem değildir. Çiçeğe baktığımda onu gözlerimle görebilir ve kokusunu içime çekerim. Fakat çiçek algım, bunlardan ibaret değildir. Çiçeğin mânâsı, fizikî özelliklerin ötesine geçer. Çiçeği sandalyeden ayıran ve ona varlık dünyamda farklı bir yer veren, çiçeğin suretinin ve şeklinin ötesindeki mânâsıdır. Burada akıl, tahayyül, sezgi ve kalp hep birlikte devreye girerek çiçeğin anlam yüklü bir özne olarak kendini takdim etmesine imkân sağlar. Çiçeğin kendini anlamlı bir varlık olarak sunmasıyla idrak melekelerimiz arasında "buluşma" (visal) gerçekleşir. Bu buluşma olduğunda tahkikî bilgiye ulaşırız.