İnsandaki akıl ile varlıktaki aklî ilkeler arasında izomorfik bir ilişki vardır: İkisi de aynı kaynaktan gelir, aralarında bir tetabuk ilişkisi vardır ve birbirlerini bütünlerler. Kant'ın "Üstümde yıldızlı gök, içimde ahlak yasası", aynı ontolojik akliyete dayanır. Başımın üstündeki yıldızlı gök kubbe, Van Gogh'un Yıldızlı Gece tablosunda tasvir ettiği gibi, derin, sakin ve anlamlı bir hareket hâli içindedir ve bize evrende ne kadar küçük bir yere sahip olduğumuzu hatırlatır. "Soluk mavi nokta" olarak dünyamızın evrendeki ufacık yerine atıfta bulunur.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Descartes'ın cogitosu ile İbn Sina'nın havada asılı duran adamı aynı noktayı işaret eder: İnsanın özü düşünmektir. Ve maddenin yokluğu bu Özü ortadan kaldırmaz. İnsanın özünün düşünmek olması, ona kendi gerçekliğini nerede araması gerektiğini hatırlatır: insan bedensel ihtiyaçlarını karşılamak için değil, özündeki düşünce cevherini ortaya çıkartmak için bu dünyaya gönderilmiştir. Düşünmeyen insan var olma iddiasında bulunamaz. 
Descartes'ın "Düşünüyorum o hâlde varım.” (Cogito ergo sum.) önermesi, metodik olarak düşüncenin varlığı öncelediğini ileri sürer. “Düşünen bir şey olarak” insanın en açık seçik ve aracısız tecrübe ettiği şey, kendi zihni ve farkındalık hâlidir. Yani bir duyunun, kavramın, acının, mutluluğun yahut hazzın farkında olmak. Var olduğumu ispat etmek için hiçbir şüpheye mahal vermeyen bir temele ihtiyacım vardır. Dış dünyanın varlığından, kavramların içeriğinden yahut duyularımın doğruluğundan şüphe edebilirim. Ama şüphe ettiğimden şüphe edemem. Eğer ortada şüphe ettiği kesin olan bir özne varsa, bu aynı zamanda düşünen bir öznenin varlığını da ispat eder. Dolayısıyla ontolojik açıdan varlığım, düşünceden önce gelir. Fakat metodik şüphe açısından düşüncemin kesinliği, varlığımın ispatını önceleyebilir.