Sena

Büyük şehirde yaşıyordu ya! Ama ne gerek vardı böbürlenmesine, kibirlenmesine? Olduğu gibi görünmeliydi insan.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Hintliler insan öldükten sonra ruhunun, yaşayan başka bir canlının bedenine girdiğine inanırlarmış. Herhangi bir hayvanın, hatta bir karıncanın bedenine bile girebilirmiş ölen insanın ruhu. Her insan doğmadan önce bir kuş, bir hayvan, bir böcek olduğuna da inanılırmış. Çok tuhaf şeyler işitiyordu insan bu dünyada. Bunların hangisi doğru, hangisi yalan, nereden bileceksiniz? Bu geniş dünyanın bütün sırlarını nereden bilebilirdi?
-Bir yakınımız öldü, onu boş bir odada tek başına bırakamayız, dünyanın hiçbir yerinde yapmazlar bunu! -Şey… Ölü ne bilecek tek başına olup olmadığını? -Biz biliyoruz ya! -Ne yapacaksın orada? -Ne mi yapacağım? Dua edeceğim, Yasin okuyacağım, âdetlere uygun olarak kefene koyacağım. -Yaa, altmış yıllık Sovyet yönetiminden sonra hâlâ dua mı biliyorsun? -Bırak böyle konuşmayı Şahmerdan! Ölen bir insandır, hayvan değil.
İnsanın çeşitli tutkuları, arzuları olurdu. Başka yerlerde, başka insanların arasında daha iyi bir hayat sürebileceğini, buraya onu kör talihin sürüklediğini düşünürdü.
“Şefimiz olduğuna aldırma. Ölüm karşısında herkes eşittir.”