Sena

Bazen bir gülümseyişi, bir bakışı en içinden çıkılmaz meseleleri bir anda çözüveriyordu. Bunun içindir ki, Necdet, Leylâ yüzünden başı sıkıya gelince gene ona doğru koşuyordu. Derdi verenden deva arıyordu.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Onun hesabına, onun yerine hep Leylâ düşünüyor, Leylâ söylüyor, Leylâ hükmünü veriyordu.
Herhangi bir kuvvetin bir uçuruma doğru yuvarladığı bir taş parçasından ne farkı vardı? Durmak kendi elinde miydi? Onun için durmak bir yere çarpıp parçalanmaktan başka neyi ifade ederdi? Bu çılgın hızın önüne hangi ahlâk prensibini bir engel olarak çıkarmak kudretine sahipti?
Nasıl, yine Leylâ mı?… Evet, yine Leylâ! Her şeye rağmen Leylâ! Aşk vardır ki tutkununu insanüstünlüğüne kadar yükseltir! Aşk vardır ki esirini şuursuzluğun ve hayvanlığın son basamaklarına kadar indirir. Necdet’i hükmüne olan aşk da işte, böyle bir aşktı.
“Ah, yaşamak ne tatlı! Her şeye rağmen, her ihtimale, her şüpheye hatta her tecrübeye, her kanaate rağmen yaşamak; kâinatta insanlar için saklı bin türlü zevk ve sevinç imkânlarından avuç dolusu faydalanmak ve kendimizi ezeli ve yanılmaz tabiatın kanunlarına bırakarak devamlı bir yanlış kaynağı olan beynimizin icat ettiği birtakım rahatsız edici ve muzıp malihulyalardan [kuruntulardan] kaçmak; her dakikanın kendine mahsus tatlı özünü alıp tortusunu günler selinin akışına bırakmak, bundan daha yüksek hakimlik [hikmet] bundan daha doğru hayat prensibi olabilir mi?”