Sinan Akyüz’ün kaleminde sevdiğim şey şu; insanın acısını uzaktan anlatmıyor, seni de o acının içine oturtuyor. Fidan Hanım’ı okurken de tam olarak bunu hissettim. Bazı sayfalarda durup derin bir nefes almak zorunda kaldım. Bir karakterin sessizliğinin bu kadar yüksek sesle konuştuğunu uzun zamandır bir kitapta görmemiştim.
Fidan’ın yürüdüğü yollar, taşıdığı yük, söyleyemediği cümleler… hepsi insanın omuzlarına kendi geçmişini de koyuyor sanki. Onun kırılgan ama aynı zamanda dimdik duran hali, bana “güçlü kadın”ın aslında süslü bir tanım olmadığını, bazen sadece nefes alıp yola devam etmek olduğunu hatırlattı.
Yan karakterler bile hikâyeyi zenginleştiriyor; her biri Fidan’ın acısına bir renk, bir sıcaklık, bir iz ekliyor. Özellikle Han ile Fidan’ın karşılaştığı sahnelerde içimde tuhaf bir sızı hissettim. Basit anlar bile o kadar sahici ki, kitabı okumuyorsun, yaşıyorsun.
Ve sonlara doğru… kitabı kapattıktan sonra bir süre yerimden kalkmadım. Ne hissettiğimi tam adlandıramadım. hüzün mü, umut mu, yoksa ikisinin garip bir karışımı mı? Hayatta bazen en çok sevenlerin en çok susanlar olduğunu bir kez daha anladım.
Gerçek bir hikâyeden ilham alınmış olması ise her şeyi daha ağır, daha gerçek ve daha unutulmaz yapıyor. Fidan’ın kendi hayatının ötesinde, bizim içimizde yarım kalmış cümleleri, söyleyemediğimiz sözleri, vedalaşamadığımız insanları da hatırlatıyor.
Sinan Akyüz yine kalemiyle insanın kalbine dokunmayı başarmış. Fidan Hanım, okuduktan sonra içinizde izi uzun süre silinmeyen o nadir romanlardan biri.