Kayıp Zamanın İzinde serisinin ilk kitabı Swann’ların Tarafını bitirmiş bulunuyorum.
* Öncelikle başladığım andan beri beni çok farklı bir şeye sürüklediğinin farkındaydım. Proust aslında ufak çapta olaylar aktarıyor fakat okurken bunun hiçbir önemi olmadığını hissettiriyor, asıl olayı anlatış şekli çünkü. Kitapta anlatıcı ana karakter ve ne ismini ne de ailesinin ismini öğrenebiliyoruz. Bunun yanında çok fazla karakter var, notlar alarak ilerlemek gerekiyor. İlk bölüm Combray. Yaşadığı yeri, rutinlerini ve aile ilişkilerini görüyoruz. İkinci bölüm Swann’ın Bir Aşkı, burada çok daha akıcı ve daha kolay tahayyül edebildiğimiz bir anlatı var. Son bölüm ise Memleket İsimleri: İsim.
* Şu ana kadar hiç rastlamadığım ve deneyim etmediğim bir dili, kalemi var Proust’un. Dünyada tüm zamanların, kendi ismiyle özdeşleşmiş edebi anlatısının (Kafkaesk, Proustian gibi) bulunduğu çok az yazar vardır. Okurken nedenini çok net anlıyorsunuz. Çarpıcı /makro okaylar anlatmadan zihninizin ve algınızın ayarlarıyla oynadığı, şiir gibi cümlelerle duyguların yoğunluğunda ustaca geziniyor Proust. Ve oldukça yüksek bir konsantrasyon istiyor okurdan. (Kafamın en berrak olduğu günlerde bile 80-90 sayfadan fazla okuyamadım.) Fakat bu dilin Türkiye Edebiyatında görece zor diye bahsedilen somut betimlemelerle karşılaştırılmasını bağlam olarak doğru bulmuyorum. Çünkü Proust somut bir betimleme yapmaktan ziyade algı düzeyinde bir değişikliğe yol açıyor. Birisi ‘gözle duymak, kulakla görmek gibi’ diye tasvir etmişti. Bahsettiğim algı düzeyi bu. İnsana ve hayata dair olan her duygu ve düşünceye değiniyor. Özellikle de hafıza, bellek, hazlar, kıskançlık, aşk, benlik, unutulan ve hatırlanan zamanlar. Buralarda dolaşıyor Proust.
* Öncelikle ben kendisine, diline, 100 yıl önce bunları nasıl yazdığına hayran