23 dakikada bir metrelik kutuyu doldurma standardı, çalışarak kendini topluma kabul ettirme zorunluluğu, “öteki” olmanın kabul edilmezliği, sabahları çalan saat, kalkmak zorunda kalınan iş, başında dikilen amir, masa başında tükenmeyen evraklar… İnsan her gün biraz daha bu çarkta öğütülüyor, iş görmez hale gelene kadar, o gün geldiğinde ise kimse seninle ilgilenmiyor, amirin yerine birini bulmaya çalışıyor zira en önemli şey sen değilsin devam etmesi gereken işler. Kapitalist düzen ve bürokrasi, bireyin ruhunu usul usul kemiriyor.
Henry Chinaski, bu düzene kayıtsızlığıyla başlı başına bir tehlike. Ne dünyayı kurtarma derdi var ne de devrim planları. Onun direnişi, tam tersine kayıtsızlıkta saklı. Postanenin ve memur hayatının, kuralların, sistemin saçmalıklarıyla alay ediyor, onun küçük ama gerçek başkaldırısı oluyor.
Bukowski süslü sözlere başvurmadan, işçilerin, memurların, sıradan insanların yaşadığı sıkışmışlığı bütün çıplaklığıyla gösteriyor. İçki, kadınlar, uykusuz geceler, bir türlü yakalanamayan huzur, küçük taşralı ahlakı… Ve tüm bunların arasında sisteme karşı duyulan alaycı bir öfke.
Postane, sadece bir serserinin hikâyesi değil; çoğumuzun hayatına değen işyeri sıkıntılarının, sabahları uyanmak zorunda olmanın ve hayatın rutinine sıkışmışlığın edebiyata yansıması. Bukowski’nin başarısı ise bu gerçekliği amerikanca yalın bir biçimde büyük sözler söylemeden yapması.
Yıllar sonra okumak yine keyifliydi.