"olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanin özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir."
Muhteşem bir kitap çünkü hissettiğimiz ve ifade edemediğimiz bir duyguyu her yönüyle anlatıyor. Bir yere ait olamamak, samimiyetsiz ve gösteriş budalası insanlara maruz kalmak, herkesin bir role bürünmesi ve o rolün gereğini yaşaması yüzünden insanlara yabancılaşmak... Kimse olduğu gibi olamadığı, hissettiği gibi yaşayamadığı bir dünyada kaçıp gitmek isteyen bir ergenin gözünden birkaç güne tanık oluruz. Ancak bunlar ergenlik sancıları değildir. Çok daha derinlerde bir samimiyet arayışıdır. O samimiyeti ise çocuklarda bulur, daha doğrusu birisi ölmüş olan iki kız kardeşinde. Çünkü onlar oldukları gibi yaşarlar. Kitabın tek kusurlu tarafı düblaj Türkçesi ile çevrilmiş, aşırı sansürlü halidir.
Belki Bu kitap Mantıku't-Tayr kadar sembolik bir anlatımı yoktur ama karakter bir yolculuğa çıkar, bu yolculuk aynı zamanda kendi içindeki yolculuğa dönüşür. Zaten Zen felsefesi ile çok içli dışlı olan Salinger, aslında arayışın romanını yazmıştır. Ancak öncelleri gibi bir cevapla bitmez bu arayış. Cevaba ulaşamamakla biter.
Bir de kitapta şöyle bir söz geçer. “bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir.” Gerçekten de öyle hissettim. Ancak Salinger'ın hayatını insanlardan kaçarak geçirmesi biraz ironik oldu.