Eski insanlar kadının doğanın takvimine iptal edemeyeceği bir randevuyla bağlı olduğunu biliyorlardı. Özgür iradeden aşırı gurura, oradan da trajediye ulaşan Yunan modeli bir eril dramadır, çünkü kadın (yakın zaman kadar) özgür iradeye inanmamıştır. Kendisi özgür olmadığından, bir özgür iradenin olmadığını bilir. Onun rıza göstermekten başka bir seçeneği yoktur. Anne olmayı istese de istemese de, doğa onu doğurganlık yasasının kaba, değiştirilemez ritminin boyunduruğu altına sokar. Menstrüal (âdet) döngüsü, doğa durmasını emredene dek işlemeye devam edecek bir çalar saattir.
Erkekler aralarında dayanışarak, kadınsı doğaya karşı bir savunma aracı olarak kültürü icât ettiler. Bu süreçteki en sofistike adım, gök-tapıncı idi; çünkü yaratıcı odağın topraktan göğe taşınması, karın büyüsünden, kafa büyüsüne geçmek anlamına geliyordu.
Zamanın başlangıcından beri, kadınlar akıl erdirilmez varlıklar olarak görülmüştü. Erkekler onu yüceltir ama ondan korkardı.
Kadın erkeği tükürmüş ve her ân geri yutabilecek olan karanlık ağızdı.
Kadın, dinin doğuşuyla tüm dünyayı kaplayan Ulu Ana figürlerinin modeliydi. Fakat ana tapınçları, kadının toplumsal özgürlüğü anlamına gelmiyordu. Tam tersine tapım nesneleri kendi sembolik yüceltilişlerinin tutsağıdır.