Hamnet ölümün odada, kapının orada bir yerde, gölgelerin içinde durduğunu, onlara bakmadığını ama yine de izlediğini, hep izlediğini hissediyor. Ölüm onlan izliyor, zamanını bekliyor. Derisiz ayaklarıyla, nemli kül kokan nefesiyle süzülerek gelip judith'i soğuk kollarıyla saracak ve Hamnet onu kurtarmak için hiçbir şey yapamayacak. Onu da götürmesi için ısrar etse mi acaba? Simdiye dek hep yaptıkları gibi, birlikte mi gitmeliler?
Omzunun üstünden kapının yanındaki karanlık tünele bakıyor. Dipsiz, yumuşacık, mutlak bir karanlık. Arkana dön, diyor ölüme. Gözünü kapa. Bir saniyecik.
Babası olmak nasıl bir şey bilmediğim için yokluğundan da etkilenmiyordum, babasızlığı bir travma olarak değil, öğrenilmiş
bir burukluk olarak yaşıyordum.
“Sevgi ve şefkât eli değmeyen zeka ve eğitim beş para etmez.
…Sevgi alma ve sevgi verme yeteneğinden yoksun olan zeka, zihinsel ve ahlaki çöküşe, nevroza ve muhtemelen psikoza bile yol açar.
Ve ben-merkezci bir amaca odaklanan ve insan iliskilerini dışlayan bir beynin, sadece şiddete ve acıya neden olacağını da eklemek istiyorum.”