Hayatım, yoğun bir kalabalığın ortasında kurulmuş bir arenaydı. Duyguların hüküm sürdüğü, vahşi bir meydan... Dövüş alanındaki rakibim, hayatıma aldıklarımdı. Beni başköşeden izleyen kral ise kendi duygularımdı. Seyirciler mi? Onlar, sadist bir zevkle ölüp gitmemi bekleyen düşmanlarımdı. Seyircileri susturabilir, rakibimi yenebilirdim ama kralın tacını elinden alamazdım. Duygularım, bileğimdeki bir kelepçeydi; söküp atamazdım.
O korkunç hislere; özleme, hüzne ve acıya bir de şüphe eklenince arenadaki tüm insanlar birer birer kayboldu. Rakibim yenildi; bedeni, bir karınca sürüsü gibi üzerine tırmanan kumların altında kaldı. Etrafımdaki surlar yıkıla yıkıla bana yaklaştı ve her yer koyu bir karanlığa büründü. Şimdi sadece ben ve kral kalmıştık. Üstümüzdeki gökyüzü, kan damlatan bir örtüyle kaplıydı. Kral öylesine bencildi ki, ruhumu almadan gitmek istemiyordu. Her adımı yenilmem içindi; benim her adımım ise onu alt etmek için... Kralın karakteri aslında bana aitti. Öfkesi benim öfkem, hüznü benim hüznümdü. Şüphem ise bizi düşman yapan inadıydı. Unuttuğu bir şey vardı: O bana değil, ben ona sahiptim. Ve beni yenerse, kendisinin de yok olacağını hesaba katmıyordu. Bu kavganın sonunda ikimiz de yaralanacaktık; ya duygusuz bir canavara dönüşecektim ya da ölü bir bedene.