Onun zihni artık bir savaş alanı değil, bir enkaz yığınıydı. Uzun süredir çevresindeki herkesten, en yakınlarından bile duyduğu o kelimeler ruhuna birer mühür gibi basılmıştı: (İyi değilsin), (Neyin var?), (Neden böylesin?), (Bu halin ne?), (Delirdin mi?).
Bu kelimeler havada asılı kalmıyor, Sezar’ın üzerine yapışıyordu. Şimdilerde birileri çıkıp gelse, Sezar’ın kollarını tutsa ve ona meşhur beyaz, ters gömleği giydirse; Sezar tek bir kelime bile etmez, sert kumaşın içine bir sığınak gibi yerleşirdi. Çünkü artık o da herkesle aynı fikirdeydi: Sezar delirdi.
Ama aslında durum öyle değildi. Bunu yazan ben ve bunu okuyan siz biliyoruz ki; Sezar delirmedi. Sezar sadece bu dünyaya ait olmayan, zamanın ötesinden kopup gelmiş bir silsilenin içinde kayboldu. Bana soracak olursanız, gördükleri ne diye; ben de cevap veremem. Sezar’ın yaşadığı şey öyle ilkel, öyle garip ve öyle sarsıcı bir güzelliğe sahip ki; benim lügatimde ona uyacak, onu tarif edecek tek bir kelime bile yok.