"Şu alacalı bulacalı yeryüzünde bir adam dolaşır, ne zengin ne yoksul, ne mümin ne kâfir, yaltaklanmaz hiçbir hakikate, saygısı yok hiçbir kanuna... Şu alacalı bulacalı yeryüzünde, bu yiğit ve hüzünlü adam kim ola?"
Tanıdığı tüm canlılar içinde, arkadaşça olmasa bile erkek erkeğe hâlâ konuşabileceğini bildiği bir kişi vardı: Hayyam. O da oturup Hayyam'a bir mektup yazdı. Gururdan örülmüş kalın cephe duvarının ardında umutsuzluğun gizlendiği bir mektup:
"Bir kaçak gibi yaşayacağına niye kalkıp Alamut'a gelmiyorsun? Ben de senin gibi baskıya uğradım; ama şimdi baskıyı ben yapıyorum. Burada korunursun, bakılırsın, itibar görürsün ve yeryüzünün tüm emirleri bir araya gelse yine de saçının tek teline dokunamazlar. Muazzam bir kitaplık kurdum, en nadir eserleri bulabilir, istediğin kadar okuyup yazabilirsin. Burada huzura kavuşacaksın."
Dünya'dan el etek çekmek, kendi çevresini boşaltmak, taştan ve korkudan örülmüş surların içine kapanmak... Hasan Sabbah'ın anlamsız rüyasının vardığı sonuç buydu.
Hiçbir önder kendini sağlama aldığı yerde rolünü iyi oynayamaz! Savaşta başarı konusunda dünyada ilk olan Osmanlı padişahları bu fikre sıkı sıkıya bağlıdırlar.