İnsan, binlerce yıl evvel, deniz ve rüzgârın sözcükleri kendisine hediye etmesinden önce; sık ormanlar içinde kaybolan benliğini arayan, zihni karışmış bir yaratıktı. Durum bundan ibaretken, yalnızca dünü bilen cılız seslerle eski günlerimiz hakkında nasıl yorum yapabiliriz?
Mantıksal hiçbir gerekçesi olmayan inançlar barındıran insanlara taktığımız isimler vardır. İnançları oldukça yay gın olduğundaysa bu insanları “dindar” olarak adlandırırız;
aksi takdirde bu insanlar “deli” , “psikopat” ya da “kuruntu lu” olarak adlandırılacaktı... Açıkça, sayılarının çok olması bu insanları aklı başında gösterir. Ve Yaratıcının, yağmur damlalarını yatak odası pencerenize Mors alfabesiyle çarp tırarak sizinle iletişim kurduğuna inanmak zihinsel bir hastalığın göstergesiyken, bu yaratıcının düşüncelerinizi duyabildiğine inanmanın toplumumuzda normal olduğu nun düşünülmesi aslında basit bir tarihsel kazadır. Ve din darların genellikle deli olmayıp, inançlarının özünün delice olması da öyledir.
“Allah, Âdem’i dört maddeden yaratmıştır. İlk olarak toprağı kullandı ancak toprak sertti ve kolayca ufalanıyordu. Toprağı toz haline getirerek ikinci element olan suyla karıştırdı. Bu toz ve su karışımını yoğurarak ona insan biçimini verdi. Ama bu figür çok dayanıksızdı ve her dokunuşta şekil değiştiriyordu. Bu yüzden üçüncü element olan ateşi yaratıp insan figürünün dış kabuğunu kuruttu. Böylece esnek bir tene sahip olmuştu. Ama çok ağırdı. Bu yüzden göğüs kısmına koyduklarından bir kısmını oradan aldı. Kalan boşluğun da sonra çökmemesi için orayı dördüncü element olan havayla doldurdu. Böylece insan vücudu tamamlanmış oldu. Artık dört temel elementten oluşan bir varlıktı insan. Toprak, su, ateş ve hava.