Bilip bilmezlenmek, görüp görmezden gelmek, işitmek ama duymamış gibi davranmak sevgi olabilir miydi? İnsanların birbirleri için reva görmedikleri tavırlar sevgi işinde meşru kabul edilebilir miydi? Eğer öyle ise sevgiye zarar erişir, masumiyeti gider miydi? Bir şeyin haddi aşınca zıddına dönüştüğünü biliyordum. Mesela gözyaşı ve ağlama haddi aşarsa insan artık gülmeye başlar veya çok gülen insanın tavrı tersine dönüp gözünden yine yaş gelirdi. Atlar hızlanınca arabanın tekerlekleri nasıl hızla dönmeye başlar ve gitgide tersine dönüyormuş gibi görünürse, bütün sevinçler sonunda kedere, bütün kederler sonunda neşeye, bütün konuşmalar da sonunda sükûta varırdı. Tıpkı bunun gibi doğruluktan ve dürüstlükten güç alan, özünde doğruluk olan sevgi acaba haddi aşınca eğriliyor, sevene dürüstlükten taviz mi verdiriyordu? Taçlı, Şah Efendimiz’i görmezden geldi diye neredeyse ben ağlayacaktım.
Derken, evlerimize döndük. Onlar tam oturdukları yerden geçerken biraz yavaşlayan bir tramvaydan iner gibi indiler savaştan. Yolculuk ücretini ödemeden atlayıverdiler aşağı. Şöyle ufak bir dolaşmadan sonra evlerinin kapısından içeri girdiler ve bak işe sen, büfe hala yerli yerindeydi, kitaplık işte az biraz tozlanmıştı o kadar; bodrumda hanımın aldığı patatesler, hanımın yaptığı reçeller duruyordu. Yakışık aldığı üzere biraz şöyle kollar arasına alınıp kucaklandı hanım. Ertesi sabah eski çalışılan yer boş duruyor mu hala, sorulup soruşturulmak için yola düşüldü: Evet, hala boş duruyordu. Her şey kusursuzdu. Gerekince hastalık sigortasına başvurulabilirdi yine. Bir berbere uğranılıp, rahatsızlık veren sakalın tıraş ettirilmesi gibi. Naziliğin şöyle birazı da atıldı üzerlerden. Nişanlardan, yaralamalardan,yiğitliklerden dem vuruldu, sonunda ortaya çıktı ki, yaman kişiymiş de insan, kendisinin haberi yokmuş. Hatta tramvay için haftalık abonman kartları bile alınabilinmekteydi eskisi gibi, her şeyin düzene girdiğine bundan iyi işaret mi olurdu?
Muhakame olmadan hissetmek, gerçekten tatsız bir içecek gibidir ama duygularla yumuşatılmamış muhakeme de insanın yutamayacağı kadar acı ve büyük bir lokmadır.
Başımı salladım. Yoksul insanların nasıl iyi olabileceklerini anlayamadım, hem sonra onlar gibi konuşmak, onların hal ve tavırlarını benimsemek, eğitimsiz olmak, büyüyünce Gateshed'in köyünde bazen gördüğüm, kulübe kapılarında çocuklarını emziren veya çamasırlarını yikayan yoksul kadınlar gibi olmak, hayır, özgürlüğüm uğruna burada ait olduğum sınıfın itibarından vazgeçecek kadar kahraman değildim.
Ardından Lider, Bilim konsülüne, "Bu deneyde mikrokozmos düzeyinde bir medeniyeti mi yok ettik ?" Diye sordu.
"Yok edigimiz en azindan akilli bir cisimdi. Ayrıca Liderim, biz tüm mikrokozmosu yok ettik. Bu minyatür evren yüksek boyutlarda uçsuz bucaksizdir. Ve makro uzayda kendilerini ifade etme sansi bulamayan birden fazla zekâ türúne ya da medeniyete sahipti. Tabii ki yüksek boyuttaki böyle bir mikro ölçekli uzayda oluşacak medeniyet veya zeka formu bizim hayal edebileceğimizden çok daha ötede olabilir. Tamamen baska bir sey olabilirler. Ayrıca böyle bir yok olus ilk kez yaşanmamıştır."
"Ya?"
"Bilimsel gelişimin uzun tarihinde fizikçiler hızlandiricıları kullanarak kaç proton parçalamistir? Ya da kaç nötron ve elektron? Muhtemelen yüz milyondan az degildir. Her çarpısma muhtemelen mikro evrendeki zekâ ve medeniyeti yok etmistir. Aslinda dogada bile evren her geçen saniye imha ediliyor. Örnegin nötronun bozunmasıyla. Ayrıca atmosfere giren yüksek enerjili kozmik ışınla binlerce minyatür evren imha edilebilir. Bundan dolayı mı duygusallaşmadınız degil mi?"