Böyle yarı uzanmış bir durumda bakışlarımı göğsümden bacaklarıma doğru kaydırınca, nabzımın her atışında ayağımın titreşip durduğunu fark ettim. Az doğrulup ayaklarıma baktım. Bu kısa zaman kesiti süresince daha önce hiç duymadığım ve şaşılacak derecede değişik, yabancı bir ruhsal durum yaşadım. Sinirlerimde sanki bir ışık sağanağına tutulmuşçasına ince ve olağanüstü bir ürperme oldu. Bakışlarımı ayakkabılarımın üzerinde dolaştırınca, yakın bir tanıdığa rastlamış ya da benliğimin kopup gitmiş bir parçasını yeniden elde etmiş gibi oldum. Bir yeniden tanıma duygusu ruhumu ürpertti. Gözlerim yaşla doldu. Ayakkabılarımı içime işleyen hafiften uğultulu bir ezgi gibi algıladım. Kendi kendimi «Zayıflık bu!» diye azarladım. Yumruklarımı sıkıp tekrar «Zayıflık!» dedim. Bu gülünç duygulardan ötürü kendi kendime «Sen bir delisin!» diye söylendim. Oysa bilincim tam anlamıyla yerli yerindeydi, kendi kendimle çok acı ve mantıklı konuşuyor, gözyaşlarımı tutmak için gözlerimi sımsıkı yumuyordum. Ayakkabılarımı daha önce sanki hiç görmemiş gibi şimdi hep onlarla uğraşıyor, dış görünüşünü inceliyor, ayağımı oynattıkça yaptığı mimikleri, aldığı biçim ve yıpranmış üst kısmını gözden geçiriyordum. Onlara bir fizyonomi, bir ifade veren şeylerin kıvrımları ve beyaz dikizleri olduğunu keşfettim. Kendi varlığımdan bu ayakkabılara bir şeyler geçmişti. Bu ayakkabılar beni öz benliğime üflenen bir soluk gibi etkiliyordu, sanki varlığımın soluk alan bir parçası olmuşlardı.