Hafiflik ve öykünmenin bir delikanlıyı en iyi duygularından bile utandırdığı nankör çağdaydım: Tanrı'nın en güzel verilerinin, arı sevinin çocuksu duygulanımların kumlar üstüne saçıldığı; dünyanın esintisine kapılıp gittiği acımasız çağda. Arkadaşlarımın hastalıklı, alaycı kendini beğenmişlikleri sık sık içimdeki gizli, canlı sevecenlikle çatışıyordu. Yürek acılarımla üzüntülerimin kaynağı olan kişinin toplumsal konumunu ve adını yüzüm kızarmadan, alay konusu olmadan açıklayamazdım...
Toprak insan için ekiliyor, başaklar insan için biçiliyor, su insanı kaldırıyor, hava insanın ciğerine hücum ediyor. 'Yaşamak' diyoruz tüm bu olanlara ama gerçekte yaşamak nedir diye kıvranmaya devam ediyoruz.
Başkalarının evlerinde yaşamayı seviyorum (...) Şampuanlarını kullanıp fincanlarında kahve içiyorum. Bu yabancılaşmada kendimi buluyorum. Şeytanın çömlekleri ve kapakları deyiminin aksine her zaman şu deyişe inandım: 'Kendini başkalarının yerine koy.'
İşte o yerde kendimi iyi hissediyorum, tanımadığım dolapları açıyorum, bulduğumu giyiyorum. Aynada kendime bakıyor ve kendimi yeniden tanıyorum.