Sezai Topal

Sezai Topal
@Sezai_Topal
Bedenimdeki Çığlık ve Bedenimdeki Çığlık Yüzleşme seri romanlarının yazarı Kafka’yı ve Tezer Özlü’yü anladığını düşünen, değişime açık, özgürlüğe sevdalı, yazan ve okuyan biri... Instagram: @sezaitopal_official
Felsefe Grubu Öğretmeni
Üniversite Mezunu
Mersin
Göksun / Kahramanmaraş
89 okur puanı
Haziran 2020 tarihinde katıldı
Hatırlamak ve Dağılmak Arasında: Unufak
Puan vermedi
Rober Koptaş’ın Unufak romanı, ilk bakışta bir ailenin hikâyesini anlatıyor gibi görünse de, aslında parçalanmış bir hafızanın ve yerinden edilmiş bir kimliğin izini sürer. Her şey oldukça sade başlar: Bir değirmenci ailesi… Ama bu sadelik uzun sürmez. 1915’le birlikte yalnızca evler, değirmenler değil; insanların hayata tutunduğu anlam da ellerinden alınır. O andan itibaren anlatılan şey bir yaşam değil, dağılan bir hayatın parçalarıdır. “Unufak” kelimesi romanda sadece bir mecaz değildir. T’de başlayan hayat İstanbul’a savrulur, oradan Almanya’ya, Amerika’ya uzanır. Ama bu yolculuk bir ilerleme hikâyesi değildir. Aksine, her adım biraz daha köksüzleşmenin, biraz daha eksilmenin hikâyesidir. Asadur’un kendine “Antonyo” demesi bu yüzden önemlidir. Bu bir yükseliş değil; kimlikten kopuşun son aşamasıdır. Dünyalı olma iddiası, aslında hiçbir yere ait olamamanın başka bir adıdır. Romanın en güçlü taraflarından biri, karakterlerini yargılamamasıdır. Kimse “iyi” ya da “kötü” değildir. Hepsi aynı kırılmanın farklı yüzleridir. Kevork, içindeki boşluğu şiddetle doldurmaya çalışır. Harut, sistemin dışına düşer ama aslında hayatta kalmaya çalışır. Maro, elindeki tek gücü —güzelliğini— kullanır. Asadur ise kaçtığını sandığı şeyin içine savrulur. Bu yüzden bu karakterler bozulmuş değil; zaten kırılmış bir dünyanın içinden çıkmıştır. Romanda kadın karakterler de en az erkekler kadar bu kırılmanın yükünü taşır; ancak bunu farklı biçimlerde yaşarlar. Azad, mesafeli, kontrollü ve ayakta kalmaya odaklı bir figürdür. Kocasına karşı duygusal bir yakınlık kurmaz; kendi hayatını kurmak için Almanya’ya gider, çalışır, birikim yapar ve sonunda İstanbul’da bir ev alır. Onun dünyasında duygu geri plandadır, düzen ve hayatta kalma ön planda. Maro ise bu düzenin dışında durur.
1000Kitap
UnufakRober Koptaş · İletişim Yayınları · 2024128 okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“Maske Düşünce: Arzuların Parçaladığı Hayatlar”
Puan vermedi
Hüseyin Rahmi’nin Kesik Baş romanı, ilk bakışta bir polisiye hikâye gibi ilerler; ancak derine inildikçe, suçtan çok insanın iç karanlığını, ahlaki çöküşünü ve toplumsal ikiyüzlülüğünü anlatan bir metne dönüşür. Bu yönüyle roman, yalnızca bir “cinayet çözümü” değil, aynı zamanda bir insan çözümlemesidir. Felsefi Arka Plan: Ahlak Maskesi ve İçgüdüler Romanın arka planında açıkça hissedilen bir düşünsel damar vardır. Hüseyin Rahmi’nin, özellikle Friedrich Nietzsche ve Arthur Schopenhauer etkisinde şekillenen insan anlayışı, burada kendini net biçimde gösterir. İnsan, toplumsal kurallarla “iyi” görünür; ama iç dünyasında çıkar, arzu ve bencillik hüküm sürer. Metindeki şu düşünce bu yaklaşımı özetler: “Yüzüne riyadan bir maske geçirerek kalbinin iğrençliklerini örtbas ederek iyiler arasına girmiş olursun.” Bu cümle romanın merkezidir. Cinayet, bu maskenin düştüğü andır. Polisiye Kurgu: Tesadüf Değil, İhmal Olay örgüsü basit ama işlevseldir: Nafiz elinde bir lahana eve dönerken kuyuya düşer. Zil zurna sarhoş Nafiz’in sıradan bir akşamı, düştüğü kuyudan çıkan kesik başla kabusa dönüşür. Başlangıçta şüpheli gibi görünen Nafiz’in suçsuzluğu ortaya çıkar. Burada önemli olan şu: Hüseyin Rahmi, “kusursuz cinayet yoktur” fikrini merkeze alır. Cinayet çözülür çünkü: • Altın diş unutulur • Yüzük çıkarılmaz Yani suç, zekâdan çok insanın eksikliği ve dikkatsizliği üzerinden açığa çıkar. Bu noktada roman güçlüdür. Polisiye gerilim, büyük planlardan değil küçük hatalardan beslenir. Karakterler: Karikatür ile Gerçek Arasında
Kesik BaşHüseyin Rahmi Gürpınar · Özgür Yayınları · 2015601 okunma
Ertelenen Yüzleşmelerin Gölgesinde: Mira’nın Kırmızı Defteri
Puan vermedi
Hafıza, kadınlık ve kopuşlar üzerine bir roman Roman, ilk sayfalarında filler üzerinden kurduğu metaforla dikkat çeker. Dişi fillerin matriyark yapısı, yani en yaşlı dişinin liderliği ve yavruların kolektif biçimde büyütülmesi… Bu bilgi, açıkça bir sembol olarak yerleştirilmiştir. Okur daha en başta şunu bekler: Kadınlar arası dayanışma, süreklilik ve koruyucu bir “annelik zinciri.” Ama roman tam burada kendi kurduğu zemini sarsar. 1. Kurulan metafor ve bozulan yapı Fillerdeki kolektif annelik modeline rağmen: • Cavidan çocuklarını bırakıp Fransa’ya gider • Sevim bebeğini bırakıp Amerika’ya gider Bu durum basit bir karakter tercihi değil; romanın açılış metaforuyla doğrudan çelişir. Burada iki ihtimal var: • Ya yazar bilinçli olarak “modern kadının kopuşunu” göstermek istiyor • Ya da kurduğu metafor, romanın bütününe taşınamıyor ve yapısal bir dağınıklık oluşuyor Açık söylemek gerekir: Metafor güçlü ama roman onu taşıyamıyor. Bu da metnin en zayıf noktalarından biri. 2. Hafızanın taşıyıcısı: Kırmızı defter Romanın asıl omurgası Mira’nın kırmızı defteri üzerinden kurulur. • Varlık Vergisi sürecinde mülksüzleşme • Elmas Apartmanı’ndan kopuş • Mira ile Mişon arasındaki açık edilemeyen aşk Defter, yalnızca bir hatıra nesnesi değildir; yarım kalmış bir hayatın ve bastırılmış bir kimliğin taşıyıcısıdır.
1000Kitap
Mira’nın Kırmızı DefteriÇağla Ural · Destek Yayınları · 2025185 okunma
Romanın Gerçekçi ve Dürüst Karakterleri
Puan vermedi
Saatleri Ayarlama Enstitüsü yalnızca bir kurum hicvi değildir; aynı zamanda “insan tipleri” üzerinden kurulan güçlü bir ahlak ve gerçeklik tartışmasıdır. Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, sahte ile sahici, gösteriş ile içtenlik, modernleşme ile yozlaşma arasındaki gerilimi karakterler üzerinden kurmasıdır. Hakiki Olan ile Yapay Olan Arasında: Tanpınar’ın “İyi İnsanları” Ahmet Hamdi Tanpınar, bu romanında karakterlerini yalnızca birey olarak değil, bir zihniyetin taşıyıcısı olarak kurar. Bu yüzden “iyi” ve “kötü” ayrımı ahlaki olmaktan çok, sahicilik ile yapaylık arasındaki fark üzerinden şekillenir. 1. Emine: Hayatın İçinden Gelen Sahicilik Hayri İrdal’ın ilk eşi Emine, romanın en doğal karakterlerinden biridir. Ne olmak istediğini bilen değil, olduğu şeyi yaşayan bir insandır. • Evini çekip çevirir • Çocuklarıyla ilgilenir • Hayatı olduğu gibi kabul eder Buradaki önemli nokta şu: Emine’nin “iyi” oluşu, fedakârlığından çok rol yapmamasından gelir. O, modernleşme hevesine kapılmaz, kendini başkası gibi göstermeye çalışmaz. Bu yönüyle Pakize’nin tam karşısında durur. Pakize’nin sorunu kötü biri olması değil; kendisi olamamasıdır. Sürekli taklit eden, yukarıya özenen, “görünmeye çalışan” bir karakterdir. Pakize sadece “taklit eden” biri değil, aynı zamanda yeni toplumun üretmek istediği insan tipidir. Bu yüzden eleştiri bireysel değil, toplumsaldır. 2. Nuri Efendi: Zanaatın Ahlakı Hayri İrdal’ın ustası Nuri Efendi, romanın belki de en güçlü “iyi karakteridir.” Ama onu iyi yapan şey ahlaki öğütler değil, işine olan yaklaşımıdır. • Saatleri bir eşya gibi değil, canlı gibi görür • Para konusunda pazarlık yapmaz • Bilgisini paylaşır • Eskiyi onarır, korur Nuri Efendi’nin temsil ettiği şey çok önemli:
1000Kitap
Saatleri Ayarlama EnstitüsüAhmet Hamdi Tanpınar · Dergah Yayınları · 202353bin okunma
Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında özgürlüğün bu topraklara kalıcı bir değer olarak değil, gelip geçen bir hâl olarak uğradığını söyler. Hayri İrdal’ın dilinden, “hürriyetin sekiz defa geldiğini”, her gelişinde büyük bir coşkuyla karşılandığını; fakat kısa bir süre sonra, kimsenin tam olarak nasıl olduğunu anlayamadan yeniden çekip gittiğini anlatır. Bu durum yalnızca romanın ironisi değildir. Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan süreçte de özgürlüklerin çoğu zaman yukarıdan ilan edildiği, bir düzenleme veya karar olarak topluma sunulduğu görülür. Ancak bu “verilme” hâli, beraberinde önemli bir sorunu getirir: Sahiplenilmeyen şey korunmaz. Özgürlük, geniş kesimler tarafından bedeli ödenmiş, uğruna mücadele edilmiş bir kazanım hâline gelmediğinde; geri alınışı da çoğu zaman sessiz olur. İnsanlar yalnızca tepki göstermemekle kalmaz, çoğu zaman kaybın ne zaman ve nasıl gerçekleştiğini de fark etmez. Tanpınar’ın işaret ettiği kırılma tam da burada başlar: Hürriyet, toplumun içselleştirdiği bir değer değilse, tarih içinde tekrar tekrar gelen ve aynı sessizlikle giden bir misafire dönüşür.