Sezai Topal

Sezai Topal
@Sezai_Topal
Bedenimdeki Çığlık ve Bedenimdeki Çığlık Yüzleşme seri romanlarının yazarı Kafka’yı ve Tezer Özlü’yü anladığını düşünen, değişime açık, özgürlüğe sevdalı, yazan ve okuyan biri... Instagram: @sezaitopal_official
Felsefe Grubu Öğretmeni
Üniversite Mezunu
Mersin
Göksun / Kahramanmaraş
89 okur puanı
Haziran 2020 tarihinde katıldı
Hayatta Bir Anlam Bulmak İnsanı Yaşatır
Puan vermedi
İnsanın Anlam Arayışı: Acının İçinde Bile Anlam Bulmak İnsanın Anlam Arayışı adlı eser, yalnızca bir psikoloji kitabı değildir. Aynı zamanda insanın en karanlık koşullar altında bile anlam arama çabasını anlatan güçlü bir tanıklıktır. Viktor Frankl, Nazi toplama kamplarında yaşadıklarını anlatırken insan doğasının en uç sınırlarını gözler önüne serer. Kitap iki bölümden oluşur: 1. Frankl’ın Nazi toplama kamplarında yaşadıkları 2. Bu deneyimlerden yola çıkarak geliştirdiği logoterapi kuramı Bu yönüyle eser hem tanıklık hem de psikolojik bir kuramın doğuş hikâyesidir. Toplama Kampında İnsan Olmak Frankl dört farklı Nazi kampında kalır. Bu kamplarda hayat, insanın hayatta kalma içgüdüsünün en çıplak hâliyle sınandığı bir yerdir. Tutsaklar günde yalnızca bir tas çorba ve küçük bir parça ekmekle yaşamaya çalışır. Açlık, ağır çalışma koşulları, gaz odaları ve sürekli ölüm tehdidi kamp hayatının sıradan gerçekleridir. Frankl’a göre kamplarda insanı asıl yıkan şey fiziksel acıdan çok geleceğe dair umudunu kaybetmesidir. Geleceğe olan inancını kaybetmiş bir insan mahvolmuştur. Toplama kampında hayatta kalma oranı yaklaşık yirmi sekizde birdir. Böyle bir ortamda Frankl sürekli aynı soruyu sorar: “Bunca acının ve ölümün bir anlamı olabilir mi?” Bu soru kitabın merkezindeki sorudur. İnsan Doğası Üzerine Sert Bir Tespit Frankl kamplarda insan karakterinin iki uç hâlini görür. Bazı insanlar güç sahibi olduklarında zalimleşir; bazıları ise en zor koşullarda bile insanlığını korur.
İnsanın Anlam ArayışıViktor E. Frankl · Okuyan Us Yayın · 202651,3bin okunma
Reklam
Bir Kuşağın Küllerinde Aranan Hafıza: Sıcak Külleri Kaldı
Puan vermedi
Oya Baydar’ın Sıcak Külleri Kaldı romanı, yalnızca bireysel hayatların hikâyesini anlatmaz. Roman, 1960’lardan 1990’lara uzanan yaklaşık otuz yıllık bir dönemde Türkiye solunun yaşadığı umut, yenilgi ve hayal kırıklıklarının hafızasını kurar. Bu yönüyle eser, bir politik roman olmanın ötesinde bir kuşağın muhasebesi olarak okunabilir. Devrim Hayalinden Yenilginin Melankolisine Romanın başlangıcında 1960’ların ve 70’lerin devrimci atmosferi vardır. O yıllarda gençler için devrim yalnızca bir siyasi hedef değil, hayatın anlamı ve ahlaki bir görevdir. Üniversitelerde, sendikalarda ve öğrenci hareketlerinde örgütlenen gençler, tarihin kendi yanlarında olduğunu düşünür. Ancak roman ilerledikçe bu romantik devrim atmosferi yerini yenilgi, sürgün ve parçalanmış hayatlara bırakır. 12 Mart muhtırası, ardından 12 Eylül darbesi yalnızca politik örgütleri değil, bir kuşağın hayatını da dağıtır. Hapishaneler, sürgün yılları ve kırılan idealler romanın atmosferini belirler. Bu nedenle romanda baskın duygu öfke değil, melankoli ve hayal kırıklığıdır. Aynı Kuşağın Farklı Yazgıları Romanın merkezinde yer alan karakterler, aynı ideallerle yola çıkan fakat zamanla farklı yönlere savrulan bir kuşağı temsil eder. Ülkü, sürgün, hapishane ve politik mücadele içinde geçen bir hayatın ardından geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalan bir kadındır. Almanya, Sovyetler Birliği ve Fransa arasında geçen yıllar, onun hem politik hem de kişisel kimliğini sorgulamasına neden olur. Ömer Ulaş, Marksist teoriye hâkim bir akademisyendir. Ancak darbe sonrası Türkiye’de kalamaz ve Moskova’ya gider. Yıllar içinde ideallerini korusa da yalnızlaşmış ve hayattan uzaklaşmış bir figüre dönüşür. Mehmet İlyiç, işçi kökenli bir devrimcidir ve sendikal mücadele içinde yer almıştır. Fakat yıllar geçtikçe mücadeleye
1000Kitap
Sıcak Külleri KaldıOya Baydar · Can Yayınları · 2024948 okunma
“Aşkta ve inançta soru sormaya başladın mı büyü bozulur. Dindar soru sormaz; âşık da, kör militan da öyledir. Onlar inanırlar ve inandıkları için huzurludurlar.”
Marks, kapitalizmin kokuşmuşluğunu, adaletsizliğini, insansızlığını gösterdi. Sömürü biçimlerinden sadece biri olan kapitalist sömürüyü, bence hiçbir burjuva ekonomistinin çürütemeyeceği kadar açık biçimde ortaya koydu. “Yıkın bu düzeni, kurtulun.” dedi.
Göçebe Kültürünün Defni
Puan vermedi
Yaşar Kemal’in Binboğalar Efsanesi romanı, yüzeyde bir Yörük obasının kışlak arayışını anlatır gibi görünür. Oysa derin yapısında, göçebe Türkmen-Alevi kültürünün modern devlet düzeni karşısında tutunamayışının romanıdır. Roman, Hıdırellez inancıyla başlar ve yine Hıdırellez gecesiyle biter. Başlangıçta umut vardır. Sonda ise umutla birlikte bir çağın kapanışı. Karaçullu Obası: Yurtsuz Bir Topluluk Karaçullu Obası, Çukurova’da konacak bir kışlak bulamaz. Köylülerle, beylerle, yerleşik düzenle sürekli sorun yaşarlar. Artık toprak, göçerlerin değil, tapusu olanların toprağıdır. Obanın lideri Süleyman Kahya beylerle görüşür, köy kurmaya çalışır ama sonuç alamaz. Hasan Ağa obanın yalnızca o kış kalabileceğini söyler. Her kapı geçicidir. Roman boyunca dolaşan temel soru şudur: Göçebe bir kültür modernleşen Türkiye’de yaşayabilir mi? Yaşar Kemal’in cevabı nettir: Hayır. Demirci Haydar Usta: Son Umut Obanın son umudu Demirci Haydar Usta’dır. Yıllardır yapmayı düşündüğü kılıcı yapar. Bu kılıcı bir beye vererek karşılığında kışlak almayı düşünür. Sonunda Adana’da aradığını bulamayınca Ankara’ya, İsmet Paşa’ya gider. Ankara ışıklı, renkli ve başka bir dünyadır. İsmet Paşa kılıcı eline alır, “çok güzel” der ve geri verir. Arabasına binip gider. Kılıç Haydar Usta’nın elinden düşer. Bu sahne semboliktir: Devlet, göçebe kültürü estetik bir folklor olarak beğenir; ama yaşamasına izin vermez. Haydar Usta obaya perişan döner. Sonunda örsüne sarılı hâlde ölür.
1000Kitap
Binboğalar EfsanesiYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 20206,7bin okunma
Reklam