Peki sen nesin, güzel ve muhteşem tabiat? Mücevherlerle donatılmış bir cin değilsin de nesin? Okşayarak kandırdığı evlatlarını öldüren ve yutan bir cin.
Onların mezarısın sen, hem de mezarcısı. Sonsuzluğun kapısını koruyan bir sfenks.
Bakire yüzlü ve aslan pençeli.
Ölümcül tebessümün ve sessizliğinle ezip geçiyorsun hepsini...
Ne yapalım! Devam et, ama sonra anlat bana,
Neden yaşadım ben ve dünyamın anlamı neydi?
Fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir. Aslında otuz ya da yetmiş yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değilim; çünkü her iki durumda da gayet doğal olarak başka erkeklerle başka kadınlar yine yaşayacaklar ve bu, binlerce yıl devam edecektir. Sözün kısası, bundan daha açık bir şey yoktu. Şimdi ya da yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim.
Eski zamanın Hindu'su berbat durumdaydı. Hayatı boyunca gösterilen yerde oturmak, gösterilen aileyle yaşamak, gösterilen işi yapmak zorundaydı. Kıpırdama olanağı yoktu. Doğumda sana ne el dağıtmışlarsa, onunla oynuyordun. Her şey hazırlanmış bir yazgıydı. Bir noktasını bile değiştiremiyordun. Adamlar bu hayatta değişiklik yapamadıklarına göre de, değişikliği öteki yaşamda hayal ettiler. Yeniden doğuş yalnızca Hindular'ın, bu katılık kendilerini delirtmesin diye buldukları bir çare
Doğduğumuz zaman bir rüya çorbasının içinden çıkarız.
Öldüğümüzde rüya çorbasına gerisin geri batarız. İki çorbanın arasında, geçilecek kuru bir alan vardır. Hayat, bir sevkiyattır.