"Kafam karmakarışıktı. İlkin seyirciler çıkmıştı zihnimin sahnesine. Sonra dün akşam gördüğüm tatlı rüya ve rüyadaki efsunlu kız (Valentine?) belirmişti. Sırasıyla o kızın bana tutunmam için uzattığı yılana, yılandan da müzik kesildiği an atacağım burguya zıplayıveren düşüncelerim, zarif bir saltoyla sirkimizin medar-ı iftiharı Süper Fil Jumbo'ya sarılmış; gösterimin sonunda yapacağım müthiş manevrayı ıskalar gibi yapıp altı yaşındayken elimden düşürüp kırdığım beyaz tabağa son anda tutunmuş ve oradan da bir cambazhane ustası ve ölen kalfası hakkında anlatılagelen eski ve hüzünlü bir hikayenin önünde seyircileri selamlamıştı.
Kafam tam anlamıyla bir panayır yerine dönüşmüştü."
"“O gün odada hiçbir şeyin hiçbir şeyiyiz demiştin ya, çok hoşuma gitmişti o cümle.”
“Öyle değil miyiz hocam, yalan mı?”
“Doğru, belki çok az şeyin olabileceği kadar çok doğru.” “Hiç okumadım değil hocam, şu meredi içince başka biri oluyorum sanki. Yani içimde kelimeler tepişiyor, kuralsız ve devrik olmasına rağmen zorladığında manalı hâle gelecek bir cümle olmak için içtima vaziyeti alıyorlar ve her biri bana bağıra bağıra tekmil veriyor. Susun lan diyorum bazen. Düşün ben o kadar bağıramamışken onlar nasıl bağırıyor değil mi hocam? Hayatta anlamadığım şeyleri daha çok sevdiğimi fark ettim mesela burada hocam, çünkü anladığım şeyler çok sıradan. Şu kıt aklımda bir şeyi anlıyorsam neyime yarar o şey. Anlamadığım şey öyle mi? Hep kafamı kurcalıyor, beni zinde tutuyor."
Bekleyişlerine gerekçe oluştursun diye de, inanılmaz bir gayretle, beyhude şeyler hakkında lâf avurtlayıp duruyorlardı. Onlar böyle lâfı sakalından tutup derede tepede, dağda bayırda gezdirmeye başladı mı ortalıkta boşa dönen, kayışı kopmuş hayalî bir kasnak takırtısı yankılanıyordu sanki. O sırada her kafadan bir ses çıkıyordu hâliyle, cümleler amansızca birbirine giriyor, bazıları daha doğarken ölüyor, bazıları uzun süre can çekişiyor, bazıları da yaşasa bile o hengâmede mutlaka sakat kalıyordu. Dişe dokunur türden olanlar da evin içinde çalkalanıp duran gürültünün köpükleri arasında kaybolup gidiyordu zaten, işitilse bile ancak yakında oturan birkaç kişi tarafından işitiliyordu.”
"Sanıyor musun ki, eğer iktidara sahip olmaya hakkım olup olmadığını kendime sormaya başlamışsam, buna hakkım olmadığını bilmiyordum? Ya da eğer insanın bir bit olup olmadığını sormaya başlamışsam, demek ki, insan benim için bir bit değildir... Kimin ki aklına böyle bir soru hiç gelmez ve doğruca hedefin üzerine yürür gider, insan onun için bir bittir. Eğer ben, ‘Napolyon olsam gider miydim, gitmez miydim?’ diye kendi kendimi yiyip bitirmişsem; bir Napolyon olmadığımı açıkça hissetmiş olmalıyım..."