SUS BARBATUS 1
Uzun girizgahlara gerek duymadığım bir yorum olacak bu.
O nedenle doğrudan giriyorum konuya
Hep Kitap baskısından okudum ben bu kitabı
Benim açımdan okunabilir bir kitaptı. Şimdi ortalama derim ilk 150 sayfaya biraz haksızlık olur. “Ruhumda derin iz bırakmayan ama kaliteli bir kitaptı” diyeyim en iyisi.
Kalitesinin nereden geldiğinden bahsedeyim önce.
Elbette benim açımdan ilk 150 sayfadan geliyor.
Şöyle ki:
1- Toplumcu gerçekçi bir eser okuyacağımı biliyordum. Ancak öyle sıkıcı, kuru bir dille yazılmış bir toplumcu gerçekçi roman olmadığını biliyordum. -Öyle duyuyordum diyeyim ya da-
Karşılandı mı bu beklenti
Evet
2- Yine büyülü Gerçekçilik ögelerini, metinlerarasılıkları güzel bir şekilde eritmesi romanı kuru toplumculuktan kurtarmış.
3- Bu bir seri olmasına rağmen birinci cildi de oldukça kapsamlı.
Başkaları benimle aynı fikirde olmayabilir. Özellikle Sus Barbatus hayranları belki bana karşı çıkabilir ama
Birkaç eleştirim var kitaba
Gülşen karakterini yapay ve sorunlu buldum.
Ne olduğu belli değil. Çoğu cümlesi eğreti duruyor bana göre.
Baktığımızda Kenan, Zeynep, Mustafa, Komutan, Kadir, Atalay, Doktor, Aynur, hatta Aysel bile çok net karakterler ama Gülşen’in içine kaçmış yazar. Yazar Gülşen’in içine kaçınca karakter havada kalmış.
Bir örnekle açıklayayım
“Dilimiz bir, biz o dile Çehov'u katmışız. Yine de, işte bunun için anlatmış bunca şeyi, sorun, yalnızca dil değil, dili zenginleştirmek. Bizden öncekiler bu insanların hikâyelerini anlatmak yeter sanıyorlardı. Oysa önce dil, sonra hikâye.” (Hep Kitap, S.247)
Bu cümle gelene kadar biz Gülşen’i az birazokuyan, oğlu, eşi ve kardeşi için çokça endişelenen, siyasetin ve eğitimin doğrudan içinde olmayan bir karakter olarak gördük. Sonra bu paragrafla karşılaştık. Gördük ki bu cümleler Gülşen’e bir