“Ve Dağlar Yankılandı” benim için sadece bir hikâye değil, içimde uzun süre kalacak bir boşluk hissi oldu.
Kitap boyunca en çok hissettiğim şey kayıptı. Ama bu sıradan bir kayıp değil; neyi, neden kaybettiğini tam olarak anlayamadan büyümek… Abdullah’ın yaşadığı tam olarak buydu. Küçücük yaşta kardeşi Peri’den koparılması ve bu eksiklikle hayatını tamamlamaya çalışması insanın içini parçalıyor.
Abdullah’ın Peri’ye duyduğu sevgi beni en çok etkileyen şeylerden biriydi. O daha bir çocukken, annesizliğin yükünü taşıyarak kardeşine adeta bir anne şefkatiyle bakıyordu. Peri’nin kuş tüylerine olan sevgisini hatırlayıp yıllar boyunca tüy biriktirmesi ise bu bağın ne kadar derin olduğunu gösteriyordu. Bu detay benim için çok sarsıcıydı; çünkü bu, unutamamanın en sessiz haliydi.
Kitapta beni en çok etkileyen anlardan biri de Abdullah’ın bıraktığı nottu:
“Kıyıya, senin için bunu bırakıyorum… Boğulmadan önce yüreğimden ne geçtiğini bileceksin kardeşim.”
Bu cümlede sadece bir veda yoktu. Yıllarca içinde taşıdığı özlem, kırgınlık ve sevgi vardı. Ve en acı olanı, Pe
ri’nin onu tanımadan büyümüş olmasıydı. Yıllar sonra yolları kesişse bile, o eski bağ artık yoktu. Abdullah için her şey hâlâ çok canlıyken, Pari için o sadece bir yabancıydı.
Belki de beni en çok etkileyen şey buydu: Hayat bazen insanları tekrar bir araya getirir, ama aynı duygularla değil.
Bu kitap bana şunu hissettirdi: Bazı kayıplar telafi edilmez, sadece insanın içinde sessizce yaşamaya devam eder.
Roşi’nin ağzı bir gülümseme ile yayılıyor. idris bu tebessümde, otuz beş yaşına karşın dünyayı ne kadar az tanıdığını, onun vahşiliğini, acımasızlığını, sınırsız gaddarlığını görüyor.