Bu güzelliğe erişmek, duvarları güneşin ışık sağanağıyla yıkanmış bir geçitten içeri adım atmak gibiydi; küçük bir göl vardı orada, yemyeşil çimenler ve keçiler çifter çifter yürüyor, kısa ve beklemedik sıçrayışlarla ilerliyor, gururla adım atıyorlardı. Onun bu duru güzelliğinde bir de başka bir şey vardı, adını koyabilecek kadar kafasında biçimlendiremediği başka bir şey, ama hiç kuşkusuz bütün kesinliğiyle ve gerçekliğiyle var olan bir şey: Acının ve sevincin keskin vuruşu gibi. O kadar ki, sonraları toprağın aşağılamasıyla yeniden yüz yüze geldiğinde, hayatının kısalığı karşısında umutsuzluğa kapıldığında, hiç değilse bunu düşünerek avunuyordu, hiç değilse o kapıdan geçmişti, onu sevmişti.
Hangi mezara baksan, "Bu hayat bitmiş," diyebilirdin. "Nasıl geçtiği bilinmiyor gerçi, ama artık bitmiş. Kendi adına da başkalarının gözünde de sona ermiş." Son, her yerde aynıydı. Ölülerin ortasında içini kaplayan hüznü duydu.
Neden çekip gitmediğini, başka bir yerde bulabileceği mutluluğu, hiç değilse -yalnızlıktan kurtulamasa bile- acıdan kaçma olanağını neden görmezden geldiğini sormak zahmetine bile katlanmamışlardı.