Dingin gökyüzünün altında, bu mezarların yanında biraz oyalandım. Fundalıklar ve sümbüller arasında uçuşan pervaneleri izledim, otları hışırdatan hafif rüzgârı dinledim ve insan, bu dingin toprağın altında uyuyanların nasıl olur da huzursuz bir uyku içinde olduklarını düşünebilir, diye şaştım.
Yontulmamış bir yaratık, ne incelik var ne görgü; karaçalılarla, kayalarla kaplı, çorak bir bozkır. Ha sana, 'Gönlünü ona ver,' demişim, ha şu minik kanaryayı bir kış günü bahçeye bırakmışım, hepsi bir.
Hayat denen sergüzeşt, zararsız ve uzak bir hatıraya dönüşüyor usulca. İpinden çözülen sala benziyor insan da, hafifliyor. Bilseydim bunu, ölülere ağlamazdım hiç. Ama zaten insan, gidenlerin ardından, en çok kendı kalışına ağlıyor.