Masumiyet Müzesi’ni okuma motivasyonum yalnızca edebi merak değildi; müzeye gitme planım ve yakında çıkacak dizisi, bu romanı benim için kaçınılmaz kıldı. Ancak kitabı okudukça bunun basit bir “aşk romanı” olmadığını, çok daha rahatsız edici ve derin bir metinle karşı karşıya olduğumu fark ettim. Romanın geçtiği semtlerde çocukluğumun izleri olması, anlatılan dünyaya yabancı kalmamamı sağladı; bu da metni benim için kurmacadan çok kişisel bir hafıza yolculuğuna dönüştürdü.
Kitabı yaklaşık 280 sayfa okuduktan sonra Masumiyet Müzesi’ni gezmek, romanı tamamlayan ikinci bir metinle karşılaşmak gibiydi. Sergilenen her eşya, romandaki bir cümlenin somut karşılığıydı. Orhan Pamuk’un yalnızca böyle bir aşk hikâyesi yazması değil, binlerce koleksiyoncuyu ve müzeyi gezip bu hikâyeyi gerçek bir müzeye dönüştürmesi, onun edebi anlamda takıntılı bir bilinçle hareket ettiğini düşündürüyor. Üstelik romanda Kemal’in de bir müze kurduğunu okuyoruz; sanki Pamuk, yazarken bu müzenin zaten var olacağını biliyordu. Kurgu ile gerçek arasındaki bu kasıtlı çakışma romanın en sarsıcı yönlerinden biri.
Masumiyet Müzesi, 1970–1980 arası İstanbul’u yalnızca fon olarak kullanmaz; o dönemi sınıfsal ilişkileriyle, ahlak anlayışıyla ve gündelik hayat detaylarıyla adeta bir tarih panoramasına dönüştürür. Okur, roman ilerledikçe yalnızca Kemal’in hikâyesini değil, bir dönemin ruhunu da öğrenir. Bu yönüyle eser, bireysel bir takıntının toplumsal bir zeminde nasıl meşrulaştırıldığını da gösterir.
Başkarakter Kemal’i ise affetmem mümkün değil. Onu büyük bir âşık olarak değil, tanıdığı hemen herkese acı çektiren biri olarak görüyorum. Nesibe Hala’nın yalnızlığı, Tarık Efendi’nin sessizce silinmesi, Füsun’un askıya alınmış hayatı ve özellikle Sibel’in görmezden gelinen yıkımı, Kemal’in “aşk” dediği şeyin