Vejetaryen, “Sevgilinin Soğuk Elleri” ve “Veda Etmiyorum”dan sonra okuduğum üçüncü Han Kang romanı oldu. Yonge; az konuşan, kendi halinde, bir eş olarak üzerine düşeni yapan sıradan bir kadındır. Çevresinde dikkat çekmeyen, kimsenin görmediği biri…Yonge’nin gördüğü bir rüyadan sonra et yemeyi bırakmasının nedeni bir türlü anlaşılamaz. Ve bu olay, onun iç dünyasını altüst edecek bir kıvılcım olur. Çünkü Yonge’nin reddettiği şey yalnızca et yemek değil; yıllardır yaşadığı hayata bir başkaldırıdır. Babası tarafından herkesin içinde et yemeye zorlandığı, reddedince tokatlandığı sahne çok sardıcıydı. (Ve biz burada, Yonge’nin çocukluğunda da en çok dayak yiyen kardeş olduğunu öğreniriz.)Ve bu tokattan sonra Yonge’nin bileklerini kesmesi bir kaza değil; konuşamayan bir kadının isyanıdır adeta. Ve Yonge, ellerini toprağa değdirdiğinde kök salıp ağaç olacağını, vücudunda yapraklar ve çiçekler açacağını ablasına söyleyerek suyla toprağa karışacağı, filizlenip yeşereceği günü bekler. Aile içi şiddetin, cinsel istismarın, saplantıların görünür kılındığı bu romanda yazar, “insan beyninin dayanabileceği sınırları ve vahşetin en uç biçimlerinde bile görülebilen tuhaf güzellikleri araştırıyor.” “Rüyadayken her şey gerçekmiş gibi gelir ya insana, ancak uyandıktan sonra rüya olduğunu anlarsın. Demek istediğim elbet bir gün biz de bu rüyadan uyanırsak, o zaman…”(s.174)