Monoloğun sınırına, yalnızlığın ucuna varıldığında, –başka muhatap olmadığından– en yüksek diyalog bahanesi, Tanrı, icat edilir. Onun adını andığınız sürece cinnetinizin kılık değiştirmiş olduğu anlaşılmaz ve... her şey size mubah olur. Hakiki mümini deliden ayırt etmek güçtür; fakat onun deliliği yasaldır, kabul görür; sapıtmaları her nevi imandan arınmış olsaydı, sonu tımarhane olurdu. Fakat bu sapıtmalar Tanrı'nın güvencesi ve meşruiyeti altındadır.
İnsan –geriletilmiş arzuları olan hayvan– her şeyi kapsayan ve hiçbir şey tarafından kapsanmayan, bütün nesneleri gözetim altında tutan ve hiçbiri üzerinde tasarrufta bulunamayan açık zihinli bir yokluktur.
O yaygın –ve tabiatüstü– anormalliğin temeli tam da budur: Bütün muammaları iki kişi çözmek –veya daha ziyade, askıya almak–; bir sahtekarlığın lütfuyla, hayatın içinde yüzdüğü o kurguyu unutmak; genel ıssızlığı ikili bir cıvıldaşmayla doldurmak; sonunda da –ki vecdin karikatürüdür bu– herhangi bir suç ortağının teri içinde boğulmak...
Kendinde beyhude yere aradığını ötekinde bulduracak kadar diri bir yanılsama kimde vardır ki? Bize tüm evrenin sunamadığını, bağırsaklardaki bir sıcaklık mı sunacaktır?
Bir çift göz hangi yutturmacayla yalnızlığımıza sırt çevirtir bize? Zihin için bundan daha aşağılayıcı iflas var mıdır? Aşk bilgiyi rehavete sokar; yeniden uyanan bilgi aşkı öldürür.