Tanpınar’ın diğer romanlarına göre daha parçalı ve tamamlanmamış bir duygu taşıyor, kitabın hikayesi de ayrı bir konu. Hissettiğiniz eksiklik hissi, kitabın ruhuna çok yakışıyor. Okurken net bir hikâyeden çok, zihnin kendi içinde dolaşmasına tanık oluyoruz.
Romanın merkezinde arayış var ama bu arayış yüksek sesle yapılmıyor. Daha çok içten içe süren, kararsızlıklarla ve gecikmelerle ilerleyen bir hâl bu. Karakterler konuşuyor ama asıl ağırlık, söylenmeyenlerde kalıyor.
Tanpınar burada zaman, bilinç ve yalnızlık temasını daha içe dönük bir yerden ele alıyor. Huzur’daki estetik bütünlük yok belki ama onun yerine daha kırılgan, daha kişisel bir metin var. Bu yüzden Aydaki Kadın, Tanpınar’ı anlamak isteyen okur için önemli bir durak.
“İnsanlar özgürlüğü severler gibi görünürler ama gerçekte ondan korkarlar. Çünkü özgürlük, sorumluluk ister. Oysa insan, sorumluluğunu başkasına devretmeye her zaman hazırdır.”
“Her şeyden önce, kendine yalan söyleme.”
İş Bankası Kültür Yay., çev. Nihal Yalaza Taluy, 2018
Bu cümle kitap boyunca peşimi bırakmadı. İnsan başkalarına yalan söyleyebilir ama kendine söylediği yalanın bedeli daha ağır oluyor. Roman ilerledikçe bunun ne kadar zor bir dürüstlük olduğu daha iyi anlaşılıyor. Belki de kitap tam olarak bunu soruyor: Kendine karşı ne kadar dürüst olabilirsin?
İkinci okuyuşumda sık sık durup düşündüm, Karamazov Kardeşler yalnızca bir hikâye anlatmıyor, okuru sürekli soruların içine çekiyor. Suç, inanç, vicdan ve özgürlük gibi konular çok sade ama ağır bir şekilde ilerliyor.
Karakterler tek bir insan gibi değil, insanın içindeki farklı yönler gibi duruyor. Okurken bazen Alyoşa’ya, bazen İvan’a, bazen de Dmitri’ye daha yakın hissetmek mümkün, kitap tam da bu yakınlığı kurduğun yerde seni rahatsız etmeyi başarıyor.
Bittiğinde “anladım” hissi bırakmıyor. Daha çok, bazı soruların seninle kalmasına izin veriyor. Sanırım bu yüzden yıllar sonra tekrar okuduğum kitaplardan biri.